Bir süredir seçim havası esiyor olsa da memlekette, resmi olarak bu hafta, adayların başvuru süreçleriyle birlikte girildi aslında o havaya.
Mesajlar verildi, kılıçlar çekildi. Normal şartlarda projelerin, hedeflerin, takvimlendirmeyle birlikte somut planların konuşulması gereken geçmiş seçim dönemlerinde de olduğu gibi, yine bambaşka yerlerdeyiz. Hafta sonu tek bir gövdeden çıkmış 3 kafa gibi hareket eden hükümetimiz, tam da bu mesajı verdi aslında. Yerel seçim için ittifakta bir gevşeme yok!
Hükümetin en köklü partisi UBP’nin zaten adeti. Ne yaşanırsa yaşansın içeride, konu bir seçimse gerisi teferruat. Keza yine küsü, eskisi, yenisi herkesler toplaştı adaylık başvurusu yapıldığı gün aynı fotoğraf kadrajında. Devrik başkan ve başbakan Faiz Sucuoğlu da bonus. UBP’lilerden daha fazla UBP’de yaşananları dert etmiş olanlar, neyse ki şaşırmıyor artık. Yoksa bu durumu izah için işleyecek normal bir kuram ya da analiz yok. Nasıl olur da o kadar badireden sonra omuz omuza yürünür. Konu “milli dava” ise yürünür arkadaş… Nasıl oldu da Belediye başkanı, muhtar falan seçecekken, kendimizi milli davanın birer fedaisi bulduk orasını hiç anlamadım. Ama benim anladığım, tıpkı Türkiye’deki yerel seçim örneğinde olduğu gibi; burada da iktidar için özellikle büyük şehirlerde başarılı çıkmak önemli. Bu nedenle ekonomik anlamda çıkış yolu göremeyen yurttaşın, hükümetten de aradığını bulamadığından sandıkta keseceği cezanın önüne, milli dava seti çekilmeye çalışılıyor. “Onlar gelirse musluğunuzdan su bile akmaz” söyleminin gezilerde insanlarla paylaşıldığını, ana muhalefet lideri meclis kürsüsünden dillendiriyor.
Oysa ki mevcut UBP’li belediyelerin mali yapısı ve istihdam durumu ortadayken en büyük vaadi; ancak bu yapıların mevcut haliyle devamı cinsinden olabiliyor.
Tüm bu nedenlerle iş iktidar kanadında sıkı tutuluyor. Baksanıza; bağımsız adaylar bir bir çekilme için ikna ediliyor. Ucunda yine o “milli dava” olduğundan, bir kez daha kol kırılıp yen içinde kalıyor. Tek bedende 3 başı mamur olmaktan son derece uzak iktidarın ortakları, ikna süreçlerinde ne gibi sözler veriliyor, çekilme karşılığı bu isimlerle ne gibi anlaşmalar yapılıyor. Sanırım bunları da zamanı gelince göreceğiz. Tabii görecek halimiz kaldıysa…
Sandığa Gitmek mi Gitmemek mi
Demokrasinin önümüze konan bir kuru sandık olmadığı aşikar. Seçimden seçime oy istenen, karşılığını da istihdam ve menfaat yaratmak gibi yollarla ödeyen yapmadığında cezalandırılan siyaset; kurumsal olarak pek çok beklentiyi karşılayamıyor. Bunda halkın çok da masum olmayan beklentilerinin rolü elbette yadsınamaz. Özellikle yoksulluğun baş göstermesi, alım gücünün düşmesi gibi gerçeklerin, halk sağlığından sosyo-politik sonuçlara pek çok etkisi olduğu bir dönemde, sosyal hizmetlerin ne derece önemli hale geldiği hepimizce aşikar. Bir kap sıcak yemeği olmayan evler artık bu ülkenin gerçeklerinden. Her neye “bizde olmaz” dersek maalesef artık “bizde” de var! Çözümü uzakta değil kendimizde aramak zorundayız çünkü maalesef medet umacağımız başkası da etrafta yok. Yeni Düzen Gazetesi’ndeki komşusunun kapısını “biz açız yemeğiniz var mı” diye çalan öğrenci haberini okurken yayında sesim titredi, hatta çaktırmamaya çalışarak ağladım. Lütfen birbirimize bakarak olalım. Bunun bir parçası da çok yavan da gelse sandığa gitmek. Çünkü boykottan bahsedenler zaten bu bozuk sistemden geçinmeyip eleştirenler. Kendi partilerindeki demokrasi katliamına kayıtsız kalan bir seçmen kitlesi boykota gitmiyorken boykot aritmetiksel olarak kime yarar?
Aritmetik demişken… YSK’ya takılan cinsiyet kotası hadisesi bana bir kez daha içselleştirilmemiş hiç bir konuda düzgün adım atılamayacağını hatırlattı. Kadınların ya da kendini cinsel kimlik olarak nasıl tanımladığına bakılmaksızın her bireyin içinde rahat hissettiği bir toplum düzeni kurup bunu normalleştirmediğimiz sürece maalesef kotalar da hesap hataları üzerinden böyle ayağımıza dolanıyor. Oysa hayatın hiç bir alanındaki varlığımızın bize ayak bağı olmaması gerekiyor…
Dumansız Parti
Bazı insanlara çok gıpta ederim ben. Mesela düzenli spor yapma alışkanlığını çocukluktan bu yana hiç kaybetmemiş olanlara, rutinlerini aksatmadan sürdürebilenlere, metabolizması aşırı hızlı olup da kilo almayanlara. Örnekleri çoğaltabilirim. Ama övünmediğim özelliklerimden olan sigara içme alışkanlığını 25 yıldır dur kalklar ile sürdüren bir insanımız olarak, ömründe hiç tütün ürünü denememiş insanlara olan hayranlığım, listenin başını çekiyor sanırım. Üstelik çocukluğumun isteyenin istediği her yerde sigara içebildiği, uçakların, otobüslerin aşırı sis efektinden hallice olduğu zamanlarda nefret ederdim. Bu özelliğim hâlâ değişmedi. Yasak olmasına karşın, pek çok kapalı alanda halen sigara yasağına uyulmuyor. Özellikle kışın, saçımdan iç çamaşırıma kadar kokuştuğum bu tür ortamlara girmek benim için ancak kaçınılmazsa bir seçenek oluyor.
Geçen gece bir davetteydim. Özellikle kafa dağıtmak, sosyalleşmek için çok kısıtlı bir çevrem olduğundan, farklı insanlarla tanışıp farklı tecrübeler yaşayabileceğim teklifleri, çok önemli bir başka sözüm yoksa, mutlak olumlu değerlendiriyorum. Sonuncusunda da iyi ki öyle yapmışım. Kışın, kapalı alanda, canlı müziğin olduğu ve son derece kalabalık bir ortamdan, hele hele hava yağmurlu olduğundan kimsenin dışarı burnunu çıkarmadığı bir partiden çıktığımda, üzerimde en ufak bir koku yoktu. Keşke zararlı tüm alışkanlıklarımızdan kurtulsak. Ama bunu yapamıyorsak şu dumansız kısmı şimdilik beni son derece mutlu etti diyebilirim.

Konya’ya Ağladık… Peki ya Sonra
Geçtiğimiz hafta Türkiye’den; Konya’dan gelen o korkunç görüntüleri seyretmeyi benim içim kaldırmadı. Ben bunu başaramazken pek çok hayvan, bu ve benzeri ortamlarda can pazarında. Ersin Tatar bile sessiz kalamadı; duruma tepki gösterdi. Benzer paylaşımları pek çok profilde de gördüm. Olayın adını doğru koyup doğru tepki vermemiz lazım. Konu şu: Barınaktaki kedi köpeğe yapılanla her gün mezbahalarda binlercesine yapılan arasında fark olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Merkezi sinir sistemine sahip her canlının hissedebildiğini; tavuğun köpekten; kedinin inekten bu anlamda farklı olmadığını idrak ettikten sonra; birinin barınakta öldürülmesine verdiğimiz tepkiyi diğerinin mezbahada öldürülmesine neden göstermediğimizi kendimize soralım. Eğer bunu yapabilir ve kendimizle yüzleşirsek işte o zaman hayvan severliği konuşabiliriz. O zamana kadarki başlığımız; Türcülük. Yani hayvan seçerlik! Bununla yüzleşmek için konfor alanımızdan çıkmak ve biraz cesaret gerek. Aksi halde bu dünya hayvanların cehennemi olmaya devam edecek…
































