Hiçbir olay Anastasiadis’in kalbini bu kadar kıramaz, ruhunu bu kadar muazzep edemezdi! Boş böğrüne hançer soksalar, iki gözünü de oysalar bu kadar acı duyamazdı! Barışçı çözüm uğruna her türlü ihanete, türlü çeşitli politika cambazlıklarına tahammül edebilirdi ama böylesi muameleye asla!
Ne demek Türkiye’nin sismik araştırma gemisi? Yetmezmiş gibi savaş gemileri eşliğinde Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgesine inmesi? Hem de müzakereler devam ederken! Her bir şeyi Helenizmin anlı şanlı, asil ve vakur tarihi uğruna sineye çekerdi ama Türkiye’nin bu tehdidi ile varlığında açtığı yarayı asla!
KISACA: Anastasiadis çok kırıldı, çok! Kalbi harap oldu! Ruhi bunalımlara düştü! Ki o gün bu gündür ikide birde hastanelere düşmekte! Hayata küsmüş adeta ölümü beklemekte! Bu nedenle olacak bu büyük ve asil ülkenin elbette büyük ve asil Cumhurbaşkanın gönlünü almak için dünya seferber oldu! Amerika’dan AB’lere, Türkiye’den KKTC’lere kadar yedi düvelin ülke ve siyasileri kalbi kırık, ruhu dağınık Anastasiadis’e yalvarıyorlar: “Ne olursun masaya dön! Sensiz müzakerelerin ne tadı olur ne tuzu! Sensin barışın anahtarı, sensin çözümün tanrısı! Ey büyük Zeus! İstersen yollarına güller döşene, istersen her köşeye heykellerin dikile! Sen büyüksün! İyilik de sende şer de! Bağışlayan da kıyan da! Büyüklük sende kalsın. Affet ve dön masaya!
Bu büyük facia şu talihsizlikle Başladı: Tam çözüme gidiliyordu, Türkiye sismik araştırma gemisi ile savaş gemilerini Akdeniz’e göndererek ve de Anastasdiadis’i korkuttuğu için küstürerek çok tarihi sürecin içine ediverdi! Öyle mi?
TAM BİR SİYASET MADRABAZLIĞI: Kıbrıs siyasi sorununun bekası, Anastasiadis’in yerine gelmesi beklenen paşa keyfine kaldı! Neymiş? Türkiye’nin tutumu nedeniyle müzakerelere küsmüş! Türkiye bölgeden çekilirse ve bir daha geri dönmeyeceğinin güvencesini verirse, eh belki yeniden masaya döner!
DÖNSE NE YAZAR DÖNMESE NE YAZAR! Dünya alem ayağa kalktı “hadi Anastasiadis, canım Anastasiadis, erkeklik sende kalsın, dön artık masaya bitsin bu küslük…” Diye diye adama çağrılarda bulunup peşinde koşuyorlar! “Bizimkiler” de hızlarını alamıyorlar “ne yapıp eyleyip mutlaka Anastasdias’i müzakerelere geri döndürmek gerekir” diyerek durmadan açıklamalar yapıp temennilerde bulunuyorlar!
Eee, müzakereler yeniden başlasa çözüm olacağına inanıyor musunuz? Yoksa oyuncağı elinden alınan çocuklar gibi oynayacak başka oyuncak kalmadığı için “müzakeresiz” mi olamıyorsunuz? Yahu bu Anastasdias’in bugüne kadar masada yapmadığı cambazlık kalmadı! Rum basınından aktarıp aktarıp Köşemizde ayazlatmamış olsaydık diyecektik ki “adama iftira” ediyorlar!
MESELA ŞU HARİTA İŞİ: Tabi masada yoktu çünkü toprak konusu gündeme gelmediydi! Fakat Anastasiadis ve Güney Rum Yönetimi’nin bu kez Kuzey’den neleri istediği ile elan nelerin iade edilmesi gerçekleri de mi yoktu? Yüzde 25’den bir santim fazla toprak vermeyiz fetvasında bulunan kilisenin açıklamalarına “hani haritanız” diye soru sual mı etmek gerekirdi!
Mağusa’da Yeniboğaziçi’ne Batı’da Güzelyurt’la Yeşilırmak’a kadar “olan bölgeler benimdir” diyen bir Rum liderliğinin ille gözlerimizin içine sokacağı haritasını mı görmeliydik ki “ha meğer amma da çok şey istiyorlarmış, ne aç gözlü insanlar be” mi diyelimdi? Kaldı o harita zaten vardır! Gazetelerde az mı yayınlanmadıydı?
SONUÇ: Anastasiadis’e “müzakerelere dön” çağrısı yapmak belki Türk tarafının barışçı çözüm arzusunun bir ispatı gibi algılanabilir ama çözümü sağlamaya yetmez! Üstelik Anastasiadis’i gitgide daha bir önemleştiren” konuma oturtur. Tam aksine: Türk tarafı ve Türkiye olarak Anastasiadis’i tıpış tıpış dönüp müzakere masasına oturtacak siyasi inisiyatifin sahibi olunabilinir mi? İşte büyük ve başarılı politika budur! Yalvaran yakaran taraf değil, yalvartıp yakartan taraf olmak!
**********
REKABETSİZ MEMLEKETİN TELEFON ŞİRKETLERİ Mİ REKABET EDECEKTİ? (YETİŞTİREN KAZIK ATIYOR!)
1974’ten hemen sonra: BİRİNCİ EVRE: Hatırlayalım. Kuzey’de bir yandan ganimet yapılıyor öte yandan “ilk kez kendi kendimizle baş başa kaldığımız tarihi ve fiziki gerçekte kendi işimizin “patronu” oluyorduk! (Öncesi patronumuz Rum iş insanları, çarşı pazarımız da Rum çarşı pazarlarıydı!) Kendimizin patronu ile iş insanları olmamıza karşın “rekabet” yoktu ama. Herkes “Allah ne verdiyse, kısmet neyse” tevekkülünde kazandığı ile yetiniyordu!
İKİNCİ EVRE: Gitgide ticaret erbabı oluverdik. Artık işçi çalıştıran şirketler, sanayiciler, iş insanlarıydık! Buna karşılık sınır kapılarının açıldığı 2003’lere kadar gelişip palazlanan Türk çarşı ve pazarlarına, üretim ve süpermarketlerine karşın, rekabetsizlik nedeniyle yediğimiz kazıklar ekvatoru üç defa dolanıp, sonra bize kadar uzanıp, münasip yerimizle buluşacak kadardı! Fakat ne zaman ki Güney’e kapılar açıldı ve millet akın akın o tarafa aktı… Ooo! Bir de baktılar ki buradaki emtianın aynisi orada çok daha ucuz! Eh, ticaretin milliyeti yok ya, nerede kalite ucuzluk orada alış veriş! İşte o zaman hem KKTC’deki ticaret erbabının hem de gelip giden iktidarlarının akılları başlarına geldi! Az biraz fiyat ayarlamaları yaptılar ama rekabet dediğiniz aaa!
NİTEKİM YILLARDIR YAZIYORUZ: Bu ülkede her bir şey “fiks menü” gibi “ayni fiyata satılır!” Domates’ten gömleğe, etten tavuğa, saç kesiminden duvar boyamasına, bir yudumluk kahveden bir bardaklık çaya kadar… Bu nedenle olmalıdır artık “hiçbir meslek erbabı” kendi mesleki alanında kurulacak yeni bir iş yerine tahammül edemiyor, kurdukları “birlikleri” ile benzincilerden çiçekçilere, taksicilerden berberlere, restorancılardan avukatlara kadar falan, “artık yeter bu Kuzey doldu, daha fazlasını kaldırmıyor” diyerek isyanı oynuyorlar!
KISACA: Rekabet yok ama yine de gitgide ayni işi yapan “müesseseler” çoğalıp “müşterileri paylaştıkça” kazançlar parça körçe oluyor!
SON OLAY “GSM” ZAMMI: Telsim’le Turkcell anlaşmış yüzde on zam yapmışlar! Hükümetin haberi yok! Rekabet Kurulunun haberi yok! Kaldı ki zaten başından beridir iki firmaya karşın “rekabet yoktu!” Sadece diğer ticari ve sanayi sektörlerinde de görüldüğü gibi “Allah ne verdiyse müşteri paylaşımlarında, kampanyalarla falan vaziyetler idare ediliyor, sürümden kazanmaya çalışıyorlardı…”
İSBATI BAŞIMA GELENDİR: Anlatayım: Bundan dört beş ay önce baktım, abonesi olduğum GSM firması “akıllı telefonları” kampanyaya koymuş. “Ya Allah bismillah hadi piyasaya yeni çıkanlarından bir tanesini de ben alayım” dedim! Gittim ıkına sıkına şartları sordum. Yetkili satıcı demez mi “kampanyadan yararlanmak için cep telefonunuzla ayda en az 100 liralık fatura harcaması yapmanız gerekir!” “Fakat dedim ben sizin yıllardır abonenizim. Yenisi kuruldu oraya atlamadım! Bu müşteri sadakatime karşın şartınız çok ağır değil mi?” Ve tabi alamadım!
SORALIM: Var mı Türkiye’de böyle şartlar şurtlar? Yahut başka ülkelerde? Hep söylerim, bu ülkede kim, hangi meslekten olursa olsun, bir köşe başı tuttu muydu başlar giydirmeye! Allah ne verdiyse ve ne kadar vurursa!
İşte ispatı: Koskoca iki mobil telefon şirketi ki “Küresel Mobil İletişim Sistemi”dirler, aşna fişne olup millete kazık atıyorlar!
ASIL SUÇLU: Bizim Telekomünikasyon Dairemizdir. Tüm darbelere, ihmalkârlıklara, karşısındaki iki “GSM”ye karşın yine de maliyeye kazandığı gelirinden her ay 5 milyon TL’nin üzerinde para yatırır… Buna karşılık devlet imkânlarını da arkasına aldığı halde ve kendisini yenileyip mesela “3-G”ye, “seyyar telefona” geçeceğine, ADSL’lerin çökmesini bile önleyemeyecek bir acizliğe düşürülmüştür? Eh bu kadar kendinden aciz bir Devlet Telekomünikasyonu olursa tabi ki karşısındaki “özel şirketler” asarlar da keserler de! Değil mi ama!
































