Çocukluğum şarkılar arasında geçti. Türk sanat müziğinin değerli eserleri, yorumcularının sesinden hep yaşadı evimizde. Babam da bu müziğe gönül vermiş, sesi bulunduğu yerleri aşan, savaş zamanının imkansızlıklarına rağmen müzik çalışmaları yapan biriydi. Kurduğu gruplar, yaptığı programlar, söylediği şarkılar arasında büyürken pek çok şarkıyı en azından bilmeyi, öğrenmeyi, iyi ile kötü icrayı ayırt edebilmeyi kattı çocukluğumuza. Ben de, bu müziğin ruhuma kattığı görebilme, hissedebilme gücüne inandım. Babamın yarım kalmış yolculuğunda, çocukluğumun net hafızasına kazıdığı pek çok “değer” bulunmaktadır. Zaman zaman yüzünü gölgeleyen bir ağır şarkı söylerdi. “O şarkı”ya başladığında meraklı sorularımı bir kenara bırakır, biraz çekinerek, yüzünün almış olduğu ifadeden ürkerek dinlerdim onu.
Bir şarkının bir yüzde bu kadar yaşadığına ilk tanık olduğum andı o. Bu noktanın ne kadar önemli olduğunu sonradan anladım. Çok nadir olarak ve genelde biri ona “ilişmediğinde” söylerdi, “her yer karanlık” diyerek başlayan ve gerisini bir türlü anlayamadığım şarkıyı. Söylediği şarkıda tüylerimi diken diken eden bir ağırlık vardı. Şarkı bitince babam normale döner, ona biriktirdiğim sorularımı sıralarken, bana büyük olduğumu hissettirdiği bir tavırla bilgiler verirdi. Çok sonra, o şarkının “Makber” olduğunu, makberin de “mezar” anlamına geldiğini öğrendim. Babamın sesindeki acıyı, yüzünün anlamında gizleneni, aslında bir ölümü yaşatan o şarkının yarattığı etkiyi anlayabilecek yaşlara merhaba dedim. Makber’in söylenirken ve dinlenirkenki duygularını, yaşattığı anlamları, hissedebiliyordum artık. Yıllar sonra bir sohbet esnasında babam “Makber” için “bu şarkı Hafız Burhan’dan dinlenmeli, olmadı Hamiyet Yüceses’ten” demişti…
Lise döneminde edebiyat dünyasında karşılaştığım Makber’in Abdülhak Hamid tarafından 3. karısı Fatma’nın ölümünün ardından duyduğu büyük acı ile yazılmış bir “mersiye” olduğunu öğrendim. Şiirin, şarkının yazılmış olduğu olayı da öğrendikten sonra “MAKBER” büyük bir acının, büyük şarkısı olarak çocukluğumun bir yerinde kazılı durdu hep…
***
Şimdi “Makber nerden aklına geldi?” diye sorabilirsiniz. Makber’in, yani hicranın, acının, umutsuzluğun, o karanlık, tanımlanmaz ama hissedilen büyük acının eserinin düşmüş olduğu durum karşısındaki hislerimdir bu yazı. En ağır makamların, en zor şarkıların bile basitleştirilerek “fast” bir şekilde tüketildiği bir ortamdayız. Restoranların çoğunda artık tek bir org ile bütün makamlar, bütün şarkılar tek bir şarkı gibi söylenerek, her kesim memnun edilmektedir. Her makamdan, her zorluktaki şarkılar bile kolayca söylenerek, basitleştirilmektedir. Bunun en son örneğini geçenlerde ailece yemek yemeğe gittiğimiz bir restoranda yaşadık. Özgün müzikten, rock’a, pop’tan, sanat müziğine kadar her türden şarkıyı ayni tarzla geçiş yaparak birbirine bağlayan bir programla karşı karşıyaydık. Pek çok restoranda bu ses kirliliği mevcuttur. Aslında bu daha çok sap ile samanı birbirine karıştırmamızdan kaynaklanmaktadır. Artık kimin ne söylediği, kimin ne çaldığı, hangi makamda okunduğu belli değildir. Üstelik de her zaman böyle ortamlardan kaçamıyoruz. Bazen bir davet, bazen birinin özel bir gecesinde yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor şarkıların düşmüş olduğu durum. Sade şarkılar değil, bizim yaşama bakışımız, derinlik algımızla da alakalı bir sonuçtur bu, elbette.
Evet, geçenlerde ailece gittiğimiz bir restoranda bir birinin aynısıymış gibi söylenen şarkılar arasında, müziğin katledilişinin rahatsızlığıyla kulağıma tanıdık gelen ve beni çocukluğuma götüren bir şarkının çalınmaya başladığını hemen fark ettim. Müzik, sevdiğim, acısını hissettiğim şarkıdan uzaksaydı da, yine de duyunca kulak kabarttım. “Makber”di… Sahnedeki müzisyen şarkıya girip “Makber”i ağdalı bir şekilde okumaya başlayınca konukların büyük bir bölümü “mest” oldu. Derken orgla yapılan bir müzik hızlandırılması sonucunda “Makber” birden göbek havasına döndü, insanlar oturdukları yerden fırlayarak göbek atmaya başladılar. Elbette karşımda bir “Hafız Burhan” beklemiyordum ama sevdiği insanın ardında yazılmış bir derin acının, ölümün şiiri/şarkısı da göbek atılarak söylenemez, dinlenemez ve çalınamazdı. Bir eser bu kadar yerlere düşürülerek “sevilemezdi.” Büyük ve ağır eserler, kavga, hapis, devrim şarkıları, hatta marşları ayağa düşürülerek, göbek havası gibi sunulamazdı. Bu, bana göre tahammül edilmezdi ve hiç bir eğlence anlayışına da sığmazdı.
Makber’i söylerken yüzünün almış olduğu acıyla, bir eserin ruhunu duyumsayarak icra etmeye çalışmak bile ona bir saygının ifadesidir. Böyle bir eser göbek atılıp, kalça sallayıp, gerdan kırmak için mi yazılıp, bestelenmişti? Bir sevgilinin ardından, karanlık, kör bir noktadan doğan ve günümüze kadar gelip de bu kadar basitçe bir piyasa şarkısı gibi sunulan Makber bile nasibini almıştı bu şıkıdım ortamdan. Dinlerken karanlık bir mezarda yürüyormuş gibi bir his uyandıran, herkesin okumaya cesaret edemediği bir şaheserin bu kadar ayaklar altına alınmasına dayanamadım. Dışarıda yemek yemek, gezmeye, eğlenmeye gitmek, kutlama yapmak bu demekseydi ben böyle bir geceyi ancak acı ile anımsayacaktım. Her şey gibi şarkıların da yozlaşmasına tanıklık ederken o ortamda daha fazla duramazdım.
Ailece yemekten kalktık. Çocukluğum, içimdeki şiir, çocukluğumda Makberi yaşayarak ve yaşatarak söyleten babamın bize öğrettiği müzik anlayışı da kalktı bizimle masadan. Apar topar hesabı ödeyip inandıklarımızı, şarkılarımızı, şiirlerimizi yanımıza alıp giderken, millet “Makber”le göbek atmaya devam ediyordu…
Makber
Eyvah ne yer ne yar kaldı
Gönlüm dolu ah u zar kaldı
Şimdi buradaydı gitti elden
Gitti ebede gelip ezelden
Ben gittim o haksar kaldı
Bir köşede tarumar kaldı
Baki o enisi dilden eyvah
Beyrut’ta bir mezar kaldı
Bildir bana nerede nerede ya rab
Kim attı beni bu derde ya rab
Nerede arayayım o dilrübayı
Kimden sorayım bi-nevayı
Derlerki unut o aşnayı
Gitti tutarak reh-i bekayı
Sığsın mı hayale bu hakikat
Görsün mü gözüm bu macerayı?
Süratle nasıl da değişti halim
Almaz bunu havsalam hayalim.
Çık Fatıma! lahteden kıyam et
Yanımdaki haline devam et
Ketn etme bu razı söyle bir söz
Ben isterim ah öyle bir söz
Güller gibi meyl-i ibtisam et
Dağı dile çare bul meram et
Bir tatlı bakışla bir gülüşle
Eyyamı hayatımı temam et
Makber mi nedir şu gördüğüm yer
Ya böyle reva mı ey cay-ı dilber
Abdülhak Hamid Tarhan
Şarkı
Her yer karanlık pür nur o mevki
Mağrip mi yoksa makber mi ya rab
Ya habgah-ı dilber mi ya rab
Rüya değil bu, ayniyle vaki
Kabri çiçekten bir türbe olmuş
Dönmüş o türbe bir haclegahe
Bir haclegahe dönmüşse türben
Aç koynunu aç maşukanım ben
Güfte: Abdülhak Hamid Tarhan (1873’te yazmış)
Beste: Mehmet Baha Efendi (Pars) (1907’de bestelemiş)
Yorum ve ilk seslendiren: Hafız Burhan (Sesyılmaz) (1927’de plak yapmış)
***

GÖZLERİ ÇOCUK KADIN
Sen,
Gözleri çocuk kadın
Bu rüzgarlı tepede
Dünyayı kucağına alıp
Başucunda dolanan
Karanlığa inat
Korktuğunu belli etmeden
Şarkılar söyleyen
Aşksız, puslu, isli bir havada
Yüzüne bir tokat gibi çarpan rüzgara rağmen
Şarkısını bir taç gibi saçlarına takan
Uzak gülümsemeli kadın
Dönülmeyen o ülkede
Sesi nihavent, bakışı hüzzam bir adam
Sana şarkılar söylüyor duymuyor musun?
CEMAL’ini yüreğine kazıdığının
Şarkısında adın var
Bilmiyor musun?
Yanağını usulca okşayan rüzgar onun elleri
Tepedeki ıtırlı koku onun teni
Sana dokunan bulut onun gözleri
Sen 1960’ın buhranlı günlerinde
O tenha mahallelerde
Barut kokularına inat
Şarkı söyleyen adamın
Sevgi, aşk, umut çoğaltıcı
Sen, bu rüzgarlı tepede
Ayazda şarkılar söyleyen gözleri çocuk kadın
Hadi uçur özgür bırak anılarını
Rüzgarlara sal
Su gibi berrak varlığını
ES, boşalt eteklerinden ne varsa
Tam bu tepede
Çocukluğumuzun bittiği yerde
Bir rüzgar, bir rüzgar gibi söyle şarkını
BEDİA BALSES
































