Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Mağusa-Maraş üzerine iki adam, iki farklı görüş…


İki ciddi adam. Toplumun değer verdiği, ağızlarından bir laf çıktığında kulak kabarttığı iki insan. Bunlar birbirlerinin tam tersi şeyler söyleye bilir mi? Söylerse ne olur? Peki bu durumda ne yapmalı? Kime inanmalı?
Dr. Okan Dağlı. Gerek duruşu, gerek yayınları gerekse söyledikleri ile tam bir aydın. O bir Mağusa sevdalısı. Yaşadığı şehrin hakkını vermeye çalışan bir birey. Arkadaşları ile beraber oluşturdukları “Mağusa İnisiyatifi” adına yaptıkları açıklamalarla Maraş’ın mülk sahiplerine iadesini savunuyorlar. Bunu bütünlüklü çözüme bağlamanın bir anlamı olmadığını, Maraş’ta mülklerin tapu sahiplerine iade edilmesini ile iki toplumun ve özellikle de Mağusa kentinin kazanacağını iddia ediyorlar. Bu iddialarını güçlendirmek için ise devamlı etkinlik düzenliyorlar.
Taner Derviş. Yıllarca Vakıflar İdaresi’nin Genel Müdürlüğü’nü yapmış, önemli ve kıymetli eski bir bürokrat. Şu anda emekli ve “Eşdeğer Hak Sahipleri Derneği” Başkanı. O yıllardır Maraş’ın üzerinde kurulduğu toprakların Abdullah Paşa, Lala Mustafa Paşa ve Bilal Ağa Vakıflarına ait olduğunu, kısacası Maraş mülkünün esasen Vakıflar idaresinden, İngilizler tarafından çalındığını iddia etmektedir. Dolayısıyla da Dr. Okan Dağlı ve arkadaşlarının tezlerine “Kimin malını kime veriyorsunuz?” diyerek karşı çıkmaktadır.
Toplumun makul iki gurubu ve bunların başında her zaman toplumun çıkarlarını düşünmüş iki adam. Farklı şeyler söylüyorlar. Buraya kadarı iyi hoşta neden bir araya gelip konuşamıyorlar? Hade onlar bir araya gelemiyorlar, onları toplayacak tartıştıracak görüşlerinden bir asgari müşterek çıkarıp sentez yapacak devlet kurumu, hade ondan da vazgeçtim, sivil toplum örgütü de yok mu?
Bu toplumun aydınlarının birbirinden ille keskin çizgilerle ayrılması mı gerekiyor? Hiç mi ortak paydaları yok aralarında? Daha doğruyu arayan da mı yok?
Oysa asgari müşterekleri alenen ortada. İki tarafta toplumun çıkarını korumaya çalışıyor. Ve bence, bu asgari müşterek onların bir masa etrafında toplanıp en doğruyu bulmaları için çalışmalarına yeter bir unsurdur.
Bu satırların yazarı olarak, onların bundan kaçınacağını sanmam. Yeter ki organizasyonu birileri üstlensin.
Kim mi üstlensin? Üniversitelerimiz den biri olabilir mesela. Nerdeyse her üniversitemizin stratejik araştırma birimi var sanırım. Bu birimler organizasyonu üstlenebilirler. O zaman İki gurubu “Maraş” konulu bilimsel bir çalıştaya çağırıp çalışma yapabilirler. Üniversiteler sadece öğrenci yetiştirmek için kurulmazlar neticede… İnsanların önünü açacak çalışmalar da yaparlar.
Maraş konulu çalıştaydan bir de ortak sonuç bildirgesi çıkarsa, o zaman üniversite ülkesi olmanın zevkini bir daha yaşamış olurken, aradığımız soruların cevabını, kısacası doğruyu da buluruz diye düşünüyorum…

Ve Şiir…
Salamis Şahitti
Bir ıtırlı koku doldu genzime
Salamis’in kayıp ruhu
Gezinirken bedenimde
Kokladım…
Tenindi tütsüleyen gecemi
Harabeye dönmüş
Post modern aşk şarkıları çalarken radyolar
Bir alkış koptu antik çağın belleğinde

Heykelleri ve yıkıntılarıyla
Salamis’in gözleri önünde
Kokun, kokumdu artık
Suyun, suyum
Geldin, HOŞGELDİN
Toprağımda boy verdi sözsuyum…

Tarihin en güzel gecesi şaha kalktı
Çağın büyük zaferini sundu önümüze
Aşktı bu…
SALAMİS ŞAHİTTİ BİZE…

(Bedia BALSES)

Bir kitap okudum…
Bir söz vardır hani “Bir kitap okudum hayatım değişti” diye. Belki hayatım değişmedi ama insanlığımdan utandım. Bir dostumun tavsiyesi üzerine almıştım “Sinan Akyüz’ün İncir Kuşları” adlı romanını. Bu kitabı okurken ilk yüz sayfasında, dört yıl önce gördüğüm Saraybosna’yı bir kez daha yaşadım. Orada iken insanların yüzünde hissettiğim acının sebebini ise sonraki sayfaları okurken daha iyi anladım.
Eskiden, Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’nu dinlerken Deniz Gezmiş’i anımsardım. Bu kitabı okudum, bir de Bosna eklendi bu anımsamama. Hele de gece ise ve saat onsa…
Bosna Hersek’i gezip geri döndüğümde, gazeteye orayı anlatan bir makale yazmıştım. O yazıyı da oluşan acayip harita ve etnik grupların iç içe yaşaması nedeni ile kendime göre bir iddiayla sonlandırmıştım. Nefretin devam ettiğini gözlemem sebebiyle, “Bu topraklarda savaş maalesef henüz bitmedi, sadece ara verildi” diye yazımı bitirmiştim. Aynı tespitin, romanın sonunda “yazarın notu” kısmında yapılması beni ürküttü. Zira yirminci yüzyılın sonunda Avrupa’nın ortasında İnsanı insan olmaktan utandıran olaylar yaşanmış, nerdeyse dünyanın kılı kımıldamamıştı. Tekrarının mümkün olabileceğini düşünmek bile beni bir kez daha ürpertti. Umarım ki bir daha benzer acılar ne Balkanlarda ne de dünyanın başka bir diyarında yaşanmaz.
“Modern zamanlarda Avrupa’da yaşanmış bir soykırımda, kadere inananların romanıdır İncir Kuşları”…
“En güzel aşk menfaatle motive edilmiş aşktır” diyenlere inat, yüreğinde insan sevgisi olan herkese okumasını öneririm…

ANLAYAMADIKLARIM
Marmaray tüneli açılışına KKTC yetkililerinden kimse çağırılmadı diye hayıflanmanın sebebini hiç anlamıyorum. İnsan parti verdiğinde istediğini çağırır, istemediğini çağırmaz. Konu bu kadar basit değil midir?