Hayatımız Kıbrıs siyasi sorununu sayıklamakla geçti! Vatanınızda özgür ve egemen olamazsanız “devlet” de olsanız yakanızı siyaset kumpasları ile uluslar arası çıkarlardan kaynaklı alavere dalaverelerden kurtaramazsınız.
1923 Lozan Antlaşmasından beridir Kıbrıs Türk halkı bu adada özgür ve egemen değildir! Tek şansımız Oniki adalar ve ötesi Ege adaları gibi Yunanistan’a tavla teslim edilmeden İngilizin sömürgesi olarak kalmamızdı. Yoksa çoktan Girit, Rodos, Oniki Adalar, konumuna düşer, Türkiye’ye göç edecek fırsatı da bulamadan “Yunanlı” olurduk!
Aslında Lozan Türkiye ile Yunanistan arasında olan bir hesaplaşmaydı.. Türkiye suyunu bile kendisinden alan adaları bu nedenle kaybetti! Tutun ki o günkü şartlarda öyle gerekiyordu da yıllardır hangi Türk insanı Türkiye’nin kara sularındaki o adalara, Kıbrıs’a bakıp “nasıl da elden çıkardık” diye hayıflanıp üzülmez ki?
Pekala sonrası siyasi gelişmeleri 1963’leri, 74’leri, neredeyse bir asra yakın süredir Rum halkı ile Yunanistan’ın Kıbrıs’ı egemenliklerindeki adalar zincirine son halka olarak takma sevdalarını hangi çözümle engellemeyi düşünüyoruz? “Birleşik Kıbrıs Türk ve Rum Federasyonu” ile mi? Buna sadece Mağusa’nın kargaları değil, aslanı da güler!
KIZILYÜREK SENDROMU: Ama ben ne kargaların ne de aslanın güldüğüne değil, Kıbrıs sorununun siyasi felsefesini kendi özel görüşü ile yapmaya çalışan Kızılyürek’e gülerim! Çünkü bir konferansında siyasi sorunu analiz ederken “Kıbrıs’ta kimse Rum ve Türk olduğu için çatışmadı. Çatıştıkları için Rum ve Türk diye ayrıldılar!” diyordu! Tıpkı tavuktan yumurta değil, yumurtadan tavuk çıktı” der gibi! Ve Niyazi Kızılyürek şunu da söyledi: “Azınlık kim azınlık olmayan kim? Egemen kim egemen olmayan kim? Bu soruların getirdiği tartışmalardan ötürü ortak bir milli tahayyül ve gelecek tasavvuru geliştirilemedi! Dolayısıyle miliyetçi tutumlar daha da alevlendi…”
Eee! Şimdi 42 yıldır Kuzey’de ve Güney’de bu nedenden dolayı her iki halkın da “statüleri” gelişir ve bu nedenle kendi aidiyetlerine “devlet” oluşlarını katarlarken hatta “Kurucu devletler” durumuna geçerlerken; müzakerelerde Türk halkına siyasi eşitlik mi layık görüldü? Hakçasına paylaşım mı? Kurucu devletinde özgür ve egemen oluşu mu?
Siz ne diyorsunuz? Nüfusuna bile şerh kondu, Annan planının üzerinde toprak iadesi talep edildi, TC’nin garantörlüğü dışlandı, AB’nin dört özgürlüğüyle Kuzey delinmek istendi! Bu gerçek yaşanırken “azınlık kim olmayan kim” demek, iki toplumun Türk ve Rum oldukları için çatıştıkları değil, çatıştıkları için Türk ve Rum olarak ayrıldıklarını” iddia etmek ne felsefedir ne tarihi gerçek! Olsa olsa softa şaşırtmasıdır!
MUHTARLIK MÜESSESESİ
Hayat sürecimiz devam ederken şu veya bu nedenlerden dolayı “muhtarlıklarla” yolları kesişmeyen tek bir yurttaş var mıdır? Aslında onlar ciddiyetle önemsenmesi gereken görevlerin insanlarıdırlar. Ki İngiliz döneminde tutun ki köylerde vali, ilçe merkezlerinde kaymakam esamesindeydiler. Nitekim uzun yıllar sonra Erdoğan da Türkiye’deki muhtarlara itibarlarıyla işlevlerini iade ederken artık onları kitleler halinde ve sık sık Cuımhurbaşkanlığı Külliyesinde ağırlamaktadır. .
BİZDE MUHTARLIK. Bu yazımı okuyan kaç kişi mahallesinin muhtarının kim olduğunu bilir ki? Hangi yurttaş bir resmi evraka vurulacak mühür dışında şu veya bu sorununun çözümü için mahallesinin muhtarına müracaat eder ki?
VE: Hangi muhtar yetkili ve sorumlusu olduğu mahalleyi “sosyoekonomik yapısı” ile bilir ki? Nüfusunu? Yeni taşınanları? Mahalleden ayrılanları? Dahası bozuk yolları, yanmayan sokak lambalarını, çevre kirliliğini?.. Hangi sorunu “mülki amir” durumundaki Kaymakamına ileterek yardımları ister ki?
EVREN’İN AÇIKLAMASI: Geçtiğimiz günlerde İçişleri Bakanı Kutlu Evren Muhtarlarla ilgili açıklamalarda bulunurken bir kez daha hatırladım Muhtarlık müessesini. Nitekim diyor ki Evren, “KKTC’de 285 Muhtar vardır bunlardan sadece 154’ü Muhtarlık Binasına sahiptir.” Diğerleri? Ya dükkânlarında ya evlerinde!
OYSA: Yıllar ötesinden gelen sorunları ve kimselerin önemsemediği işlevi ile muhtarlık müessesi Yönetim erkinin en küçük fakat çekirdek birimidir. (Öyle olmasaydı “seçimlerle” değil, “tayinlerle” görevlendirilirlerdi.) Oysa muhtarlar yerel yönetimlerin bir parçası olarak Belediyelerle bile çoğu zaman ilişki kuramıyorlar! Onların bazılarıyla konuşuyorum zaman. Hele ayrı gayrı partilerden seçilip görev yüklenmişlerse ne belediyelere dert anlatabiliyorlar ne de kaymakamlara! Doğrusu kendilerine ayrılan “bütçe” de sembolik!
Oysa temeli Muhtarlık Müessesi ile oluşmuş “yönetim erkinin” hâlâ neden Kurumları ile kurumlaşamadığının en tipik örneğidir Muhtarlıklar! Ve belediyelerden de önce reformlara ihtiyacı vardır.
KISACA TAKILDIĞIM: “MERKEZİ CEZAEVİ DE NASİBİNİ ALDI!)
Keşke Allah tarafından KKTC’ye büyük ama çok büyük bir ikramiye isabet etse! Veya bir yerlerden külliyetli miktarda paralar gelse hazineye girse!
Hayal işte ama gerçek! KKTC büyürken, büyüyüp devlet olurken, artık çok iyi bilinen nedenlerinden dolayı tüm kurumlarıyla bu büyümenin gerisinde kaldı! Mesela her bir şeyler artıp çoğaldı ama onlara cevap verecek ne altyapı oluşturulabildi ne de hızlı devinimi denetim mekanizmasında hukukun üstünlüğü ile zapturapt altına alacak sistemler oluşturuldu.
Merkezi Cezaevi de bunlardan biridir. Devlet büyüdükçe suçlar, suçlar arttıkça da hapse mahkûm olanlar arttı ama “cezaevi” hep ayni kaldı! Sonuç ortada: Merkezi cezaevi artık “hapislerle” doldu taştı. Üstelik aralarında olmaması gerektiği halde “çocuklar” da var! Tam bir felâket!
































