8 Nisan Salı akşamı Lefkoşa’da öyle bir kalabalık toplandı ki, yıllardır biriktirilen öfke, endişe ve hayal kırıklığı sokaklara taştı. Rakamla söyleyelim: yaklaşık 13.000 kişi. Aynı ideolojiden, dünya görüşünden gelmemesine, faklı yaşam pratiklerine sahip olmasına karşın ortak paydalar etrafında kenetlenen binlerce kişi; laiklik konusunda duyduğu kaygı, çocukların geleceği ama en çok da artarak devam eden dayatmalar ve yaşam tarzına müdehale konularında “yeter” demek için çıktı sokağa. Üstelik son yıllarda gördüğümüz en büyük halk hareketiyle. Hem mesleki olarak hem de benzer kaygıları taşıyan ve bu ülkede yaşayan; aidiyet duyan bir birey olarak katıldığım eylemdeki pek çok kişiyle birlikte şimdi durup aynı soruyu soruyorum kendime: Bu kalabalık neyi değiştirdi?
Evet, görünür olduk. Tepkimizi verdik. Yalnız olmadığımızı hissettik. Ama yetti mi? Bence hayır. Çünkü bu ülkede yaşadığımız temel sorunlardan biri bu: Birikiyoruz, patlıyoruz, dağılıyoruz. Bir sonraki kırılma anına kadar sessizliğe gömülüyoruz.
Baştan söyleyeyim bu yazının amacı kimseye çemkirmek, “yetmedi bu” diye hesap sormak değil. Tam tersine, bu kıymetli kalabalığın gerçekten nelere yol açabileceğini konuşmak. Çünkü benzer tepkiler farklı olaylar için geçmişte de verildi. Ancak dönüştürme gücüne haiz hacim ve nitelikte olmasına karşın sonuç alınamayan eylemler yanında, yakın coğrafyalardan görüyoruz ki bu tepkisellik ve eylemlilik, toplumun beklediği sonuçları da doğurabiliyor. İşte fark da burada başlıyor.

Türkiye’de Ne Oluyor?
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Mart ayında tutuklanması, Türkiye’de tam anlamıyla yeni bir eylemlilik sürecini başlattı. Evvela hiç birimizin aklından geçmeyen oldu ve “apolitik” olmakla itham edilen, “bir şeyden anlamaz”, “umursamaz” denen üniversite öğrencileri, hiçbir eylem pratikleri olmamasına karşın olup bitene ses verdi. Ardından muhalefet bu durumu siyasi bir müdahale olarak gördü. Ana Muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi, diploma iptali ile başlayıp tutuklanmaya evrilen sürecin zamanlamasına dikkat çekerek İmamoğlu için işletmeyi planladığı takvime sadık kaldı. Cumhurbaşkanlığı adaylığı için olan ön seçimi, kurduğu dayanışma sandıkları ile bambaşka bir yöne evirdi ve buradan çok net hissedememiş olsak da, ortada bir genel seçim falan yokken milyonlarca kişiyi sandığa götürmeyi başararak, psikolojik bir etki yarattı. Ardından “tüketimden gelen gücümüzü kullanacağız” , “bizi görmeyeni biz de görmeyeceğiz” gibi basit söylemleri uygulanabilir pratiklere çevirerek iktidarı sahada bu tutuma karşılık verir pozisyona getirdi. İBB’ye kayyım atanmaması için Saraçhane’de günlerce milyonluk katılımlı eylemler yaparken partiye kayyım atanmasının önüne de ani bir kurultay kararıyla geçti. Aynı anda üç, dört koldan verilen mücadelenin bir ayağı olan sokak ise tüm bu süreçte hep aktifti. Öyle ki nabzı düşürmek kaygısıyla olduğu anlaşılan 9 günlük bayram tatili bile bu eylemlilik haline ket vuramadı. Halen haftalık kitlesek mitinglerle devam eden protestolar ile sokağın dinamizmi birbirini besliyor ve sadece siyasi partiler değil; öğrenciler ve sivil toplum örgütleri de eylemliliğin devamını sağlıyor. Bu sayede ise verilen tepki, ses vermenin ötesinde, bir baskı aracına dönüşüyor ve hedefi de oldukça net görülüyor: Erken seçim.
Bu süreç bir değişim yaratır mı henüz bilinmez, ama bir stratejisi var. Üstelik ani kararlar aınmasını zaruri kılan, hızlı değişen dinamik bir süreç olmasına rağmen bir plan, bir devamlılık var. Kızgınlık değil, yönlendirilmiş bir direnç var. Bu da önemli bir fark yaratıyor.

Sırbistan Örneği: Tepkiden Sonuca
Bir de Sırbistan’a bakalım. Kasım 2024’te Novi Sad’daki tren kazasında 15 kişi hayatını kaybedince, orada da halk sokaklara döküldü. Tepkiler öyle büyüdü ki, ilgili bakanlar istifa etti. Ama protestolar burada bitmedi. Çünkü halk sadece birkaç koltuğun değişmesini değil, sistemin dönüşmesini istiyordu. Sonuçta, aylar boyu devam eden protestolara kayıtsız kalamayan Başbakan Milos Vucevic sonra da Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic istifa etti. Eylemlerin devam ettiği aylar boyunca polis, eylemcilerin güvenliği için adeta seferber oldu. Müdehale ise neredeyse yok denebilecek kadar azdı.
Demeye çalıştığım aslında şu; mesele sadece kalabalık olmak değil. Mesele o kalabalığın ne istediğini bilmesi ve eylemlilik halinin devam etmesi.

Biz Neyi Eksik Yapıyoruz?
Bizde de öfke var. Endişe var. Cesaret de var aslında. Ama bir türlü sürdürülebilir bir direnişe dönüşemiyor. Çünkü genelde tepkilerimiz bir akşamlık oluyor. “Sesimizi duyuralım” deniyor ama sonra dağılınıyor. Ne yapılacağı belli değil, kim organize edecek bilinmiyor, sonrasında ne olacağı ise meçhul.
Bu hafta yaptığım bir yayında eyleme de katılan Serdar Denktaş şöyle demişti: Bu saatten sonra ya biat edenler ya da diyet ödemeyi göze alanlar kazanacak. Bu cümle öyle kolay kolay geçilecek bir laf değil. Çünkü gerçekten dönüp kendimize sormamız gerekiyor: Biz bu diyeti ödemeye hazır mıyız? Yoksa esip gürlememiz, öfkemiz ve eylemliliğimiz yalnızca ucu bize dokunmamak şartıyla mı hayata geçebiliyor? Dayatmalardan duyulan rahatsızlık ile dayatmaların kaynağına özellikle mali ama son kertede siyasi anlamdaki bağlılık düşünüldüğünde bağımsız bir duruş sergilemek ne kadar mümkün? İşte burada devreye o kritik soru giriyor: Cesaretimiz var mı? Yani gerçekten, “bedeli ne olursa olsun” demeye hazır mıyız?
Çünkü Türkiye ile olan ilişki sadece bir ekonomik destek ilişkisi değil. Aynı zamanda politik, kültürel ve hatta ideolojik bir yönlendirme mekanizması. Bu ilişki bir süredir daha da tek taraflı bir hale geldi. Alan taraf susar, veren taraf yön verir gibi bir tablo. Bu da toplumda hem öfke hem de bağımlılığa dayalı bir sessizlik yaratıyor.
Ancak bir noktada mevcuttaki bu durum bile tepkiselliğe ket vuramıyor. Bu kadar kalabalık, bu kadar öfke ve umut dolu insan sokaklara dökülüyorsa, bu enerjiyi sadece bir akşamlık tepkiye sıkıştırmak yazık olur. Bu nedenle mesele, sadece “kaç kişiydik” değil, “ne yaptık, ne yapacağız” sorularıyla devam etmeli.
Her şeyden önce, bu tepkilerin neye yöneldiği kadar, neyi amaçladığı da net olmalı. Belirsiz, dağınık talepler yerine somut hedefler koymak gerekiyor. Bir de bu işin devamlılık kısmı var. Tek gecelik öfke patlamalarıyla bir yere varılamıyor. O yüzden bu çıkışların arkasını dolduracak yapılar, inisiyatifler, örgütlenmeler şart. Sadece “herkes gelsin” denilerek değil, “nasıl bir araya geliyoruz, sonra ne yapıyoruz” sorularına da yanıt verecek bir zemin kurmak gerekiyor. Ve tabii ki bu enerjinin bir koordinasyona ihtiyacı var. Herkesin kendi köşesinden bağırdığı ama kimsenin birbirini duymadığı bir ortamda etki yaratmak çok zor. O yüzden belki de şimdi tam zamanı: ortak akıl, ortak dil, ortak yol. Medya da burada kilit rolde. Sosyal medyada bir akşam parlayıp sonra sessizliğe gömülen eylemler yerine, sesini duyurabilen, görünür olan, gündemi belirleyen eylemlere ihtiyaç var. Bunun için de iletişimi ciddiye almak gerek. Bir pankartın dili, bir basın açıklamasının tonu, sosyal medya paylaşımlarının stratejisi artık diğer her şey kadar önemli.
Kısacası halkın bir süredir “yeter” dediği çok açık. Ama bu “yeter”i nasıl “artık böyle olacak”a dönüştüreceğimiz konusunda daha fazla kafa yormaya, birlikte üretmeye ihtiyacımız var. En çok da farklılılardan çok ortak beklentilerimize odaklanmamız gereken kitlelerin bir araya getirilmesi sürecindeki örgütlü güce… Ne dersiniz, yapabilir miyiz?


































