Aradan yıllar geçti ama hâlâ Devlet olduğumuzu ilan ettiğimiz yerdeyiz! Oysa 1983’lerde dünya aleme yüzümüzü dönüp “biz artık devletiz” derken beklentilerimiz vardı. Mesela hem siyasi hem BM’ler tarafından tanınacaktık.
KADÜK duruma gelen Kıbrıs Cumhuriyeti nedeniyle Rum tarafının siyasi ve dünyasal tanınmışlığını kıracak bu adanın Kuzeyinde biz de varız diyecektik!
AASLINDA rahmetlik Denktaş’ın kafasındaki asıl amaç Devletimizi ilan ettikten sonra bizi Türkiye’ye bağlayacak adımı da atmaktı. (Galiba haklıydı. Çünkü bizim kendi kendimizi yönetecek çap kabiliyette olduğumuz konusunda çok da emin değildi.)
Değil mi ki halkların kendi kaderlerini tayin hakkı vardı.. Dolayısıyla “ayrılmak kadar birleşmek de haktı.”
NE VAR Kİ ne Türkiye ne biz Kıbrıs Türk halkı bu büyük ve tarihi değişime hazır değildi. Tutun ki o yılların Türkiye’si siyasi ve askeri zafiyetlerinin en zayıf olduğu dönemlerini yaşıyordu..
DÜNYAYA meram anlatacak siyasi mekanizmaları, lobileri yoktu! Kendi içine kıvrık yapısallığıyla askeri darbelerden darbelere düşüyor sadece rejim bunalımı değil, itibar da kaybediyordu! Rahmetlik Denktaş’ın en nihayet gerçekleştirebileceği tek siyasi hareket Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin ilanıydı. Türkiye ile entegrasyona gidilecekti gidildi de.. ***
1983 YILIYDI. Aradan azımsanamayacak 39 yıl geçti. Kıbrıs Türk halkı hâlâ Devletin ilan edildiği o müthiş ve görkemli günün Atatürk meydanından tüm dünyaya yayılan umutlarla dolu aydınlık yarınlarını, siyasi tanınmışlığını beklemektedir! Ne var ki:
BENİM için hiçbir mahzuru yoktur ama o yıllardan bu yıllara ola gelen “Kuzey’in dört duvarı arasına sıkışmış tutsağı” olduğumuzdur! Şöyle ki iki cami arasında kalmış bînamaz gibi ne Güney’deki İsa’ya yaranabilmekte ne Kuzey’deki Muhammet’e!
ZATEN ve artık “tanınma” diye bir derdimiz de kalmadı! Hayret bir şeydir! Bu Kıbrıs adasında her türlü insanın, devletlerin kendilerine göre oynayabileceği oyunları olabilir..
NİTEKİM canımızın sıkıldığı bir gün bu kez de Maraş’ın bir mahallesini turizme açarak devam ediyoruz oynamaya! Bakalım ne olacak merakında! ***
DEVLET OLAMADIK: Geçen gün yine kendi kendimize yarattığımız sorunları tartışmaya açar ve KIP-TEK’in toplumun boş böğrüne sapladığı hançerinin acısıyla feryat ederken.. Baktım medya “ne varsa eskilerde vardır” diyerek bu kez de mikrofonlarını çoğu tanıdığım, bazılarıyla yıllarca yarenlik ettiğim o “eski yöneticilerimize” uzattı..
VE ONLAR DA “görüp bilmiş, başarıp yaratmış, hatta günü gelmiş şu yukarıda sözünü ettiğim Devleti kurmuşluklarıyla ve babacan tavırlarıyla konuşmuşlar kendilerine uzatılan mikrofonlara…
ÇOĞU ağlamaklı ve üzgün! “Biz böyle miydik ya” dercesine! Teşhisleri ise “bu dönemin yönetici takımlarının beceriksiz oldukları!”
TUTUN Kİ doğrudur da bu hükümetin görevi hangi koşullarda nasıl devraldığını dikkate almamak mümkün mü? Sn. Üstel’in enkaz devraldığını hatta siyasi inisiyatifinin dışında zorunlu olarak görevi yüklenmek durumunda kaldığının haklılığının hakkını kim verecek? Hem de en azından bir kez daha bir erken seçimi ötelemek başarısında!
***’
FAKAT ASIL SORULMASI GEREKEN ŞUDUR: 48 yıl sonra bu adanın Kuzey’inde bunları konuşup bunları mı tartışacaktık? “Niçin Devlet olamadık” diye kendimizi yargılamak zorunda mı kalacaktık? Dahası 48 yıldır bugünlere birbirimizi suçlayarak mı gelecektik? Üstelik Ankara’yı da kapsamına alan serzenişlerde!
***
NE DEDİYDİ AMA ŞAİR: “Neler yapmadık bu vatan için. Kimimiz öldük kimimiz nutuk attık!”
Bizse ölürken bile nutuk attık ama iş yapmadık! Siyasi partilerimizin ömürleri seçim üstüne seçim bastırmakla geçerken tek bir hayalleri oldu: “Hükümet olmak! Erk sahibi olmak! Baş olmak, yönetmek itibar kazanmak..
ŞAİBELİ olanları yazmadım. “Yetkili” olmayı kişisel çıkarları uğruna arzu edenleri mesela!
Devleti kişisel yatırım ve sermaye birikimleri için kullananlar hiç mi olmadı diye de sormadım!
ÇÜNKÜ “olay” “birbirimizi suçlamak, töhmet altına sokmak değilse ve bu ülkenin kurtuluşuna inanılmışsa gelin fedakârlık yapın” diyeceğimizdir! ŞÖYLE Kİ seçmenine gebe kalmayan, vaatlerinin altından kalkabilen, kişisel çıkarlarını öteleyebilen… Tarafsız kadrolardan oluşacak “teknokrat hükümetler” kurulması..
BIRAKIN artık sistemi onlar yani teknokratlar kursun, programları onlar uygulasın. Yoksa her defasında, “bu hükümet de bekleneni veremedi hadi bir yenisi gelsin” yada “erken seçimlere gidilsin” kolaylıklarında devlette düzen oluşturmak mümkün olmayacaktır.. Yada: ***
HİÇ BAŞKA BİR İŞ yapmadan önce gelin bu ülkeyi “çevre kirliliği” dediğimiz pisliklerlerden kurtarın, çok ayıp oluyor çer çöpün mezbeleliklerin içinde boğulduk!
YADA aldı başını gider trafik kazalarını azaltacak tedbir alın… Alt yapı düzenlemesi yapın… Kentlerde anayolların ortalarına kadar sarkan çöp konteynerlerini zapturapt altına alın!
İnsanları Hastahanelerin , Devlet dairelerinin kapılarında bekleyen esirler değil, işlerini sistematik çabukluk ve düzgünlükte halledebilecekleri yeni tedbirler alın!
GELİN şu çok önemli olması gereken “Denetim” ve mekanizmalarını oluşturun. Ki alışı ile satışı arasında dağlar kadar farklar olan her türlü gıda ve emtianın şişirilmiş pahalarını önleyici köklü çözümler oluşturun.
MEMLEKETi üç beş üniversitenin yada büyük marketlerin çıkarları için sorma gir hanı haline getirenlerin, kârına kâr katmak için kaçak işçi çalıştıranların… Hadlerini bildirecek köklü tedbirler alın yasal müeyyideler getirin..
KKTC’yi her türlü uğursuz ve suçlu insanların diyarı olmaktan, sorma gir hanı olmaktan, kurtarın. Kumar baronlarının, kaçakçıların mekânı olmaktan arındırın..
Temiz çevre temiz toplum temiz devlet ukdesinde yeni bir KKTC yaratın!
ÇOK MU ZORDUR? Yoksa çok mu geç kaldık! Yoksa artık “büyük değişimleri gerçekleştirecek” kadar büyük” değil miyiz?
































