Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasının üzerinden 30 yıl geçti.
Yüzlerce yıllık devletler göz önüne alındığında uzun bir süre değil.
Fakat bu topraklar için kısa bir süre sayılmaz.
Nerdeyse bir nesil, ömrünün yarısını KKTC’yle birlikte geçirdi.
KKTC’nin kurulmasıyla ilgili çeşitli değerlendirmeler yapılır.
Rahmetli Denktaş’ın, rahmetli Ecevit’in ve onların ekiplerinin güçlü olduğu dönemlerde KKTC üzerinden siyasal fırtınalar estirilirdi.
Bu fırtınalar “sabredin en kısa sürede tanınacak” kanısı yaratırdı.
Bir sabah kalktığımızda onlarca Müslüman ülke veya onlarca Türki Cumhuriyetin KKTC’yi tanıdığı haberlerini duyacağımızı zannederdik.
Malum bu olmadı.
Ve ne garip tecellidir ki KKTC’yi tek tanıyan ülke olan Türkiye Cumhuriyeti de “kusur” sergilemeye başladı.
Önceleri KKTC için her türlü uluslararası organizasyonla kavga edilirdi.
KKTC’nin olmadığı yeri Türkiye de terk ederdi.
Sonra bundan vazgeçildi.
Türkiye dışa açıldıkça, dış organizasyonlara ev sahipliği yapmaya başladıkça KKTC bir kenara çekildi ve her platformda reddedilen Kıbrıs Cumhuriyeti Türkiye’de bile bayrak sallamaya başladı.
Son dönemde bunun doruk noktası yaşanıyor.
***
KKTC’nin sorunu aslında 30 yıl önce “sakat” doğmasındadır.
30 yaşına ulaşmasına rağmen bu 2 temel “sakatlık” KKTC’yi ortadan kaldırmaya adaydır.
Birincisi, KKTC’nin kuruluş sözleşmesinde yani anayasasının girişinde yazılıdır.
“KKTC, Kıbrıs’ta varılacak bir anlaşmaya engel değildir.”
Yani varılacak anlaşma ile oluşturulacak yeni devlet KKTC’nin yerini alacak.
Bu konuda çok tartışmalar ve büyük kavgalar yaşandı.
2004 referandumlar döneminde “bir devlet (KKTC) bir anlaşmayla ortadan kaldırılamaz, bunu sağlayacak referandum yapılamaz” denilerek Anayasa Mahkemesi’ne gidildi.
Anayasa Mahkemesi Anayasa’nın giriş bölümünü yorumladı ve referandum yapılabileceğine karar verdi.
Bu kararla da KKTC’nin bir referandumla ortadan kaldırılabileceği gerçeği ete-kemiğe büründü.
İkinci “sakatlık” yine anayasanın geçici onuncu maddesi olarak ünlenen bölümdedir.
KKTC egemenliği olmayan veya çok kısıtlı olarak hayat bulan protektora yani koruma altında olan bir devlet olarak tesis edildi.
Kuruluş felsefesinde, Rum’a karşı yürütülen egemenlik savaşına bolca atıfta bulunuldu ama Kıbrıs Türkünün egemen olacağı bir devlet şeklinde yaratılmadı KKTC.
Bu yüzden de “tanınma” talepleri hiçbir zaman gerçekçi bulunulmadı ve kabul görmedi.
***
Ve en büyük sakatlık;
Gerçek anlamda ekonomisi olan, vatandaşının refah içinde yaşadığı, çağdaş bir yönetim yapısına sahip, adaletin hüküm sürdüğü, hukukun hükümranlığında bir devlet de olamadı KKTC.
Aradan 30 yıl geçtikten sonra ve politik yaşamının her döneminde “KKTC’yi biz kurduk” diye övünen KKTC’nin Cumhurbaşkanı bile otuzuncu yılda çıkıp da adalet ve hukukun sağlanmadığından bahsediyorsa bu KKTC’nin son durumunu özetler.
Peki bundan sonra ne olacak?
Sanırım bu sorunun cevabını KKTC’yi kuranlar da bilmiyor.
Ecevit ve Denktaş çoktan bu dünyadan göçtüler.
Geride kalanlar da “tek egemenliğe sahip federal bir Kıbrıs’ın kurulması” için görüşmelerin derhal başlamasını istiyorlar.
Otuzuncu yılda durum budur…
































