Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

KÖŞEMDEN: PAZAR SOHBETİMDİR

Bilmem hatırlar mısınız? Henüz evlere elektrik akımı verilmediği yıllardı.  Sokaklara yeni yeni dikidiydi elektrik direkleri.

Güneş batarken bir mum kadar bile ışık yaymayan   elektrik lambaları yanardı  aydınlatsınlar diye sokakları..

Elektrik gelince Radyolar da geldiydi.. Kocaman kocamandılar! Lambalıydılar.     Henüz evlere elektrik akımı verilmediği yıllardı.. Radyolar sadece kahvehanelerde vardı.

Güneş batarken akşamları, saat yedide TRT’nin ajans haberlerini dinlemeye giderdik kahvehanelere.

Mesela yıl 1950’lili yıllardı. Mağusa surlar içinde, tam da Akkule mahallesinde, Behram Paşa Sokağına dönen köşede, bir kahvehane vardı. İşte o kahveye giderdik.

O yıllarda “tahtelbahir” derdik şimdilerin “denizaltı” gemilerine. Dumlupınar Denizaltısı battıydı boğazda. TRT naklen yayın yapıyordu.                                                       Çocuktum.. Bir kahvehaneden eve koşuyordum bir evden  kahvehaneye. Radyodan yapılan naklen yayını aktarıyordum anneme dedeme nineme.. Hep birlikte ağlıyorduk..

*****

TABİ ki öyle devam etmediydi hayat.. Hiç tekdüze değildi. Ki biz 20. Yüzyılın insanlarıyız..                                                  Dünya 20. yüzyılda evrimleşti.. İnsanlar aya kadar çıktılar..  Kentlere Atom bombası attılar,  içinde yaşayan yüz binlerce insanlarıyla yaktılar..

  1. ve 2. Dünya savaşları yaşandıydı tarihin gördüğü en büyük savaşlardı. Milyonlarca insan öldüydü öldürüldüydü.

İmparatorluklar yıkıldıydı, koca koca İmparatorluklar.. Yerlerine küçük küçük devletler kurulduydu..

Ve dünyaya ilk kez “demokrasi” geldiydi.. Kişi hak ve özgürlükleri geldiydi..  Birleşmiş Milletler kurulduydu..

Federal devletler oluştuydu, devletler arası ittifakların oluştuğu gibi.. NATO, SENTO, Varşova Paktlarıyla dünya kamplara ayrıldıydı..

Ve silahlar silahlanmalar uğruna savaşlar hiç bitmedi..

*****                                            VE  biz Türk-Rum toplumları Kıbrıs denen küçük dünyamızda seyreyleyerek yaşadık tüm bu dünyasal olayları.

Ama ne başrol oyuncusu olacak kadar büyüktük ne figüran olacak kadar küçük!

Bu nedenle kapıştıydık Türk Rum toplumları olarak ispat etmek  için rüştümüzü..                                                                                             *****

OYSA “ne kadınlar sevmiştik!”

Sonra Atilla İlhan yazdıydı. “Yüzüne ay vurunca nasıl böyle güzel olursun” diyerek..

Nasıl bir nehir gibi gözlerin kımıldanır/Aşkımız  sen onu başladığı yerden biliyorsun/Tramvaylarda parklarda geçen çocukluğumuz/Ayni şeyi söylemek beğenmek saadeti/Ayni şeye gülüp ayni şeye ağlamak/Bir sinema bileti, mektup ve telefon/Ve birdenbire yanan şehrin ilk ışıkları/Her şey susar gecenin ilerlemiş saatlerinde/Dinlersek duyarız kalbimizin insan diye vuruşunu…                                                                   *****

VE nice ünsüz  “şairler” vardı Kıbrıs aşığı. Şöyle anlatırlardı dizelerinde aşklarını:

Erişilmeyen sevdaları/ Birleşilemeyen aşkları andım/Vatana hürriyet için yatılan zindanlarda/Tarihler dolusu meydanlarda yaşadım/Kalelerdeki varoluşun öyküsünü/Karşılıklı sahillerde hasretin türküsünü/Geleceğin izlerini aradım otlarla kaplanmış toplu mezarlarda/Kurşun izleri sıvanmış duvarlar gibi…

*****

YAŞ günlerinizi sever miydiniz eğer hatırlatırsa ölümünüzü?                              Boyutları değişken/Hayat üçgen bir merdiven/Çıkarken hiç fark edilmiyor/Ve de bakamıyorsun tepeden/Biraz durmak istesen/ Uçarcasına iniliyor…

*****

HA yazmadım yazayım: Dumlupınar Denizaltısı 4 Nisan 1953’de Çanakkale Boğazında Nara Burnu açıklarında bir yabancı bandıralı gemiyle çarpışarak battıydı. 81 mürettebatı vardı. Gemideki askerler son oksijenli havayı soluyup şehit olurlarken “vatan sağ olsun” dedilerdi!

“Vatan!” Meğer ne kutsal ne büyük bir kelime! Ölümler üstü hatta…