Dün, bugünü işaretleyerek, yarın da ABD Büyükelçisi Koenig’e bakarız dedikti… Dün “baktığımız” ise BM Temsilcisi Eide idi… Her iki tarafa da gülücükler dağıtarak “haklısınız” demekle, gerçekte eşyanın tabiatına zıt bir politikada Rum tarafının kesinlikle “haksız” olması gerektiğini söylemekten sarfınazar ettiği için!
(Ki bu tutumları sayesinde, “ben tüm Kıbrıs’ın devletiyim” diyen Rum Yönetimi’ni hem yüceltiyorlar hem de şımartıyorlar! Dolayısıyla dış ülkeler ve AB ile ABD desteğini arkasına alan Rum Yönetimi uzlaşmaz tutumunu sürdürürken bu kez de Akdeniz’in Andrea Dorya’sı olduğunu sanmaya başladı! Dolayısıyla Barbaros sismik gemisinin MEB’ine bodoslamadan bindirmesi üzerine hem şaştı hem de kuyruğuna basılmış kediler gibi viyaklamaya başladı!)
GELELİM KOENIG’E: Şimdi şöyle diyeceğiz: “Koskoca Amerika’nın Büyükelçisi! Havadis’e konuşur ve sorulara cevap verirken küçük politikalar etrafında laflamalar değil, büyük politikalar beklersiniz… Tabii şu “Büyük Orta Doğu Projesi’nde” olduğu gibi demek istemiyoruz! Çünkü Kıbrıs ne demokrasi yoksunudur ne de kanlı savaşların adasıdır.” Amerika’nın, Rusya’nın, Avrupa’nın içinde at oynattıkları, istedikleri gibi dolanıp istedikleri gibi konuşup, istediklerinin sırtını sıvazladıkları bir barış adasıdır. Hem de Türkiye’nin sayesinde…
Çok uzatmadan Koenig’in ne dediğine dönelim: Her diplomat gibi o da “müzakerelerin başlaması temennisinde” bulundu! Her politikacı gibi o da nasılsa yeni yıl geliyor, “2015’te müzakerelerin başlayacağını tahmin etti!
Her aklı başında insan gibi o da “sivil toplum örgütlerinin” çözüm için daha çok uğraş vermelerini istedi!
Her Amerikalı gibi o da çözüm olması durumunda Türkiye, Yunanistan, NATO, AB ve tabii ki Amerika arasında daha güçlü ilişkilerin olacağı müjdesini verdi!
Ve Lefkoşa’daki her yabancı diplomat gibi o da “Güney’de cirit atan Rusya’yı görmezden geldi!”
YANİ: Büyük Amerika’nın Büyükelçisi “madem sordunuz bari cevaplayayım” dedi! Aynen Eide gibi politika tahterevallisinin tam ortasında durarak, “her iki taraf da haklıdır” demek istedi!
BÖYLE POLİTİKA OLMAZ: Dün de yazdıktı! Bu tür savsaklamalarla Kıbrıs sorunu salâha varmaz! Sadece Rum tarafına zaman kazandırır! Artık birilerinin Güney’in kulağını çekmesi gerekir. Bu AB olamıyorsa Amerika olmalıdır. O da olmuyorsa İngiltere… Birileri Güney’e bu siyasi tutumu ile asla çözüme varamayacağını, aksine kaybedeceğini açık ve net söylemeli, müzakereleri savsakladığı için suçlamalıdır!
Tabi şunu da eklemeliyiz: Kıbrıs sorunu ile ilgili tüm siyasilerin söylediği gibi çözüm çabalarında “müzakere masasının yerini” ötesi hiç bir örgütsel çalışma tutamaz! Kaldı ki bu “örgütlerin” çabaları da çoktan “gönüllü” oluşu veya “vatan millet” fedakârlığını aştı, Eurolu kişisel kazanımlara dönüştü! Buraya da bir mim koymalı çünkü para yalamış böylesi STÖ’leri sorunun çözümüne yardım etmez, daha beter içinden çıkılmaz yaparlar!
***********
İyi ki çözümsüzlük içinde yaşıyoruz (Ya maazallah bir de çözüm olsaydı!)
“Siyasi sorun çözülmeden”, “huzur memleketi” olamayacağız! Pekala çözüm olduğunda olabilecek miyiz? Hele Rum tarafı ile Birleşik Federal Kıbrıs ahkâmlarında oluşturacağımız Merkezi Yönetimdeki görev ve yetkiler söz konusu olduğunda! Bu kez sadece kendimizle değil, Güney’le de uğraşacağız! Nerden biliyorsun diyorsanız yaşadığımız 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nden diyeceğiz! Kavga etmekten iş yapmaya fırsat bulunamadıydı!
KKTC’NİN GERÇEK DERDİ “ÇÖZÜMSÜZLÜK” MÜDÜR? Dilimize pelesenk “evet” diyoruz! Sorunlara bakıyoruz “hayır!” Çünkü:
Hangi çözümsüz ortamda insanlar vicdani ret’le askerliğin ilga edilmesi için demokrasiye ve insan haklarına sığınarak konuyu Meclis’e kadar taşıyabileceği olanağa sahiptir ki?
Hangi çözümsüz ortamda “çok partili demokratik sistem” gereği her iki buçuk yılda bir erken seçim yapılabilir?
Hangi çözümsüz ülkede Sendikalar Başbakanlık, Elçilik kapılarına kadar dayanarak eylem yapabilirler ki?
Hangi çözümsüz memlekette maliye her ay bütçesinin yüzde seksenini ödemelere harcar?
Hangi çözümsüz memlekette on bir üniversite vardır ki?
Hangi çözümsüz memlekette onlarla televizyon ve gazete yayımlanır?
Hangi çözümsüz memleketin insanları, yazları kışları dünya kazan kendileri kepçe turlayıp turlarlar ki?
Hangi üç yüz bin kişilik çözümsüz memlekette onca siyasi parti, Meclis, bakanlar, milletvekilleri vardır?
Hangi çözümsüz memlekette dünya turnuvaları düzenleyen casinolu devasa turistik oteller vardır ki?
Hangi çözümsüz ülkede hava alanları, inip kalkan uçaklar, rıhtımlara dayanan gemiler, yollarda son model arabalar, gece kulüpleri, her köşede bet ofisler vardır?
Hangi çözümsüz memlekette üç yüz bin kişiye 28 belediye hizmet verir? Hangi çözümsüz ülkede 106 kişiye bir belediye düşer ki?
Hangi çözümsüz ülkede yerden mantar gibi apartmanlar biter, dağlar sahiller villalarla dolar?
Hangi çözümsüz memlekette insanlar trafiğe çıktılar mı KKTC’deki kadar özgür ve egemen arabaları ile yollarda insanları öldürüp ölürler ki?
Hangi çözümsüz ülkede insanlar KKTC’deki kadar “özgürce” bağırıp çağırırlar?
BU NE BİÇİM ÇÖZÜMSÜZLÜK? İnsanın “Allah böylesi çözümsüzlüğü, çözümü olan ülkelere de nasip eylesin” diyeceği geliyor!
O zaman bir daha düşünün! Bu ülkede sorunlar çözümsüzlükten kaynaklı yokluk ve yoksunluktan, ambargolar ve ulaşımsızlıktan, Türkiye kaynaklı sorunlardan yahut parasızlıkla darlıktan değildir! Büyük olasılıkla “çapımıza bol geldiği için yönetip sindiremediğimiz “devlet oluştan” dolayıdır! Zaten ispatı da “devlet olmayı istemediğimize” çakılı değil midir?
Neyse diyelim. Bir gün “devlet “ olmayı da öğreniriz belki!
**********
Kısaca takıldığım: (Beni uyandırdığın için teşekkürler Havadis Gazetesi!)
Geçtiğimiz 2 Aralık günü doğum günümdü. Çoktan unuttuğum gün! Çünkü diyorum biz artık doğduğumuz günü değil, yaşadığımız anlarla gideceğimiz günü gözleriz! Ve alışırız buna! Dolayısıyla böylesi yaş günleri kutlamalarını garipseriz…
Ne var ki “bugüne kadar çalıştığım hiçbir gazete (ki 1964’lerden beridir) bana “böylesi” dediğimce bir doğum günü sürprizi yaşatmadı! Salı Sabahı önce Başaran Düzgün aradıydı. Kutladı, sonra “Mağusa’ya geliyoruz doğum gününün şerefine seninle öğle yemeğinde buluşalım…”
Kem küm ettim ama tam birde Yaşar’ın surlar içindeki kebapçı restoranında buluştuk. Başaran düzgün zaten askerliğini o aslan ada gibi oluşu nedeniyle komando olarak yapmış Hüseyin Ekmekçi geldilerdi… Daha sonra Dr. Okan Dağlı ile Oktay Kayalp da katıldı aramıza. Ben arkadaşım Özer Raif’le gittimdi…
Hayatımda Çok çok uzun yıllardır doğum günü nedeniyle bana böylesi bir ziyafet çekiliyordu… Düşündüm: “Yahu biz bu memlekette gerçekten şu kadar yıldır yaşıyor muyduk?.. Var mıydık?.. O zaman neredeydik?.. Neden yetmiş beş yıldır, yılda bir kez, “kendimden” bile ve tanıdığımca arkadaşlarım da “kendilerinden” bile ve doğum günlerini bile kutlamaktan sarfınazar eylediler?… O kadar mı meşguldük yoksa o kadar mı bigâneydik kendimize?.. Yoksa şu Allah’ın belası Kıbrıs sorunu mu kör ettiydi göremiyorduk!.. Sağır mı ettiydi yoksa, işitemiyorduk yıllarca gelip geçen doğum günlerimizi bile!.. Teşekkürler “Havadis!” Beni uyandırdığın için!..
































