GÜNLÜK hayatın rutin süreci içinde toplumların en küçük çekirdeğini oluşturan “ailenin” bile sabahtan akşama akşamdan sabaha uzanacak hayatiyetine bağlı aktivitelerinin plan programları varsa… Devletin de hay hayda olmasının gerektiği çok daha baskın bir görev zorunluğu olmaz mı? Kİ asıl sorun, “olmazsa olmazdır” ki bu nedenle “icraatı” yüklenen seçilmiş irade sahiplerinin oluşturdukları Hükümetler göreve başlarlarken, önce beş yıllık “plan programlarını” yaparlar..
HATTA “Yetmez” denilen yerde bu programlarını “yüce” denilen Mecliste de onaylattırarak “gerçekleştireceklerinin” sözünde ve tüm millet önünde bir “yemin haline getirirler! YANİ Anayasanın zorunluğa bağlı emir hükmü olarak değil, uygulanmasını “namus borcu” olarak kabul ederler? Öyle değil mi? *** FAKATTT: “Devletiz” dediğimiz 1983’den beridir de bu “Anayasal hükme” ve “yeminlere” karşın hiçbir “plan ve programı” gerçekleştirmek mümkün olmazken; bazı Hükümet değişimlerindeyse, o “programlar” daha okunup uygulanmalarına bile geçilemeden kadük oluverdiler!
YANİ bu Devlet “plan programlarla” değil, rastgele yönetilmektedir! “Rastgele Yönetilen” bir devlet de “nasıl olur” sorusuna verilecek cevabıyla, “işte KKTC gibi” olur dediklerinin tıpkısı olur! Hazin bir tecelli! ***
BU NEDENLE DÜŞÜNÜYORUM: Öyle ki Bu adada Devlet hakkımızın olduğuna da inanırım, bağımsız ve egemen olmamız gerektiğine de. Siyasi ve sosyoekonomik görüşümü de “inancıma” uygunluğunca” bu düşünce ve görüşümle oluştururum. Ancak Don Kişot gibi üzerine hayaller kurarak değil, “gerçekleri dizerek!”
“GERÇEKLERİMİZ” ise sadece “siyasi çözümsüzlüğü” dolayısıyla zorunlu Türkiye’ye bağlı bir siyasi yapısallığı çakmakla kalmazlar.. Tanınmamış bir Devlet olmamızın kadersizliğiyle darlık ve yoklukların yanı sıra yaşadığımız hayatın da esiri olduğumuzu çakarlarlar!
YANİ biz Devlet oluşun “olmazsa olmazları” peşinde koşarken, ilmik ilmik çözülüp darmadağın olan bir toplumuz! Şöyle ki bu toplumda “kendi doğrularını bulmak peşinde koşturmak için oluşan, yada yurda ulusa hizmet yolunda uğraş vermek için yürek sızlatan insanların resmi olarak ifade edilen bin 570’i aşkın “Sivil Toplum Örgütü” vardır! Ki kayda geçmeyenlerle birlikte ülkedeki STÖ’leri 2 binlerde seyretmektedir!
***
“NE KADAR güzel ve yararlı” mı diyelim? Yoksa başımızı ellerimizin arasına alarak “yaa, demek ki 4 yüz bin kişilik bu toplumda 2 bin STÖ’ü vardır diyerek hayıflanalım mı?
ÇÜNKÜ bu oranlar sadece “birlikten güç doğar” kelamını kadük etmekle kalmıyorlar! Devlet otoritesi içinde “meğer ne kadar da çok Birlik Dernek varmış” düşünce ve kuşkularında kaygıları da artırıyor!
NİTEKİM ARTIK KKTC’de “iki ayrı yönetim erki vardır!”
Seçimlerle seçilip Devleti yönetmek için işbaşı yapan “Hükümet” ve çalışan kesim insanlarının bir araya gelerek kendilerine özgü türlü çeşitli “zümresel çıkar” ve “meşgaleleri” doğrultusunda” fakat sonuçta ayni Devlet içinde örgütlenip çalışan “Sivil Toplum Örgütleri..” Ki bunların içinde sendikalar da vardır rant ekonomisinden yararlanmak için oluşmuş “Birlikler” de vardır.. Koop’lar da vardır “tekeller” de vardır… BUNLARDAN biri Devleti temsil eden Mecliste’ki seçilmişlerden oluşan 50 milletvekiliyse; diğeri 2 binleri orsa etmiş Sivil toplum Örgütleridir
Ki bu kuruluşlar KKTC gerçeğini yansıtmakla kalmazlar. KKTC’nin hem siyasi hem de sosyoekonomik ve ötesi tüm kültürel olgularının yapı taşlarını oluştururlar.. Ortaya çıkan ise bir KKTC gerçeğidir!
ÇÜNKÜ örgütlenmek birlik beraberliği pekiştirmektir. Birlik beraberlik ise “başarıyı” besleyen toplumsal ve ulusal güçtür!
***
ÖYLE Mİ AMA? Hayır! Olmadığı için de bu ülkede artık inşa eden değil “yıkan” bir siyasi mekanizma oluştu!
MESELA Meclis’teki 50 vekile, biri giderken gelen yeni hükümetlere …
2 bini aşkın Sivil Toplum Örgütlerine…
Davullu zurnalı genel seçimlere.. Seçilmişlere ve olanca siyasi partilere karşın…
BU ADADA hâlâ nasıl bir çözümden yana olduğumuzun ulusal bütünselliğini sağlayacak görüş birliğine varamadık! Ki yarın bir plebisit olsa birbirimizi yerken sonrasında acımasızca suçlayacağımız Ankara’nın vereceği kararı onaylamaktan öte bir ulusal iradenin sahibi yine olamayacağız!
***
VE ZATEN OLAMIYORUZ: Şöyle ki üfürseniz zaten yıkılacak Koalisyon Hükümetlerinin ayakta duracak hallerinin bile olmadığı gerçeklerde kaç zamandır acıklı hallerimizi yorumlamak gereğini duyanlar ne yapıyorlar görüyorsunuz: Ankara’yı işaret ederek “hep Türkiye’nin marifetleridir” diyorlar!
YANİ Hükümet krizleri varsa, KIB-TEK Kıbrıs sorunu kadar büyük ve müzmin bir sorun haline gelmişse, pahalılık fena halde vurmuşsa, portakallar enginarlar dallarında kalıyorsa, yeterince turist akışı yoksa, hatta bu yıl göletlerimiz bile dolmamış, artık hastahanelerimiz hastalara hizmet veremeyecek duruma düşmüşse ve insanlarımız biri birlerine kazık atmayı ticaretin birincil kuralı yapmışsa.. Ülke zibillik deryası haline gelmişse, trafik kazaları artarken esrar fuhuş olayları tavana fırlamışsa falan…
TÜM bu olumsuzluklarla felaketler, Türkiye’deki komprador ve işbirlikçi, ayni zamanda siyasetle iç içe olan zümrelerin işidir, kaldı ki yakında bizi sadece Rum’a satmakla kalmayacaklar, önce Kuzey’de anamızı da ağlatacaklar ki dünya kaç bucaktır öğrenelim! İşte öyle düşünülüyor öyle söylenip yazılıyor, genç beyinlere zehirler böylesi suçlayıcı ve karalayıcı yalanlar iftiralarla zerk ediliyor!
PEKİ AMA NEDEN? Bu büyük siyasi ve ekonomik operasyonlar kimlere karşın niçin gerçekleştirilecek? Hem de Ankara tarafından! Üstelik:
SİYASİ ve ekonomik irademizin ispatını çakan 2 bin Sivil toplum örgütümüze karşın! Elli kişilik Meclisimize, Başbakanımıza Bakanlarımıza karşın! Cumhurbaşkanımıza karşın!
Her sabah komplo teorileriyle uyanıp sonrasında ayazda kalan felaket tellallarına karşın!
KIBRIS Türk halkına karşın! Yani sanırsınız dünya KKTC’nin ekseni etrafında dönmektedir!
***
NREDEN NEREYE GELDİK? Yeni bir hükümet daha kuruldu ki açıklaması “Türkiye kurdu” oldu! Şimdi yana yakıla ve merakla Türkiye’nin bu Hükümeti de yıkıp KKTC’i kendi istediklerini gerçekleştireceği bir yeni Hükümet kurmasıdır! Biz uydurmuyoruz! Bunlar söylenip yazılıyorlar!
NE DİYEYİM? Onca iddiamıza karşın yine de “leylekler” gibi zamanlarımızı “lâklâklarla” geçiriyoruz.. Naturamızın Gök kubbemizde yankılan tek gerçeği de bu oluyor! Ki boşuna “leyleğin ömrü lâk Lâkla geçer” demediler!
































