Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

KIBRIS SORUNUNUN ANA ÖĞESİ DEĞİŞMEDİ: (RUM 1974’TE KAYBETTİKLERİNİ KAZANMAK İÇİN UĞRAŞIYOR)

Önce dünden bugüne kadar geliveren gelişmelere bakalım:  “Barış”  dediğimizin üzerinden kırk yıl geçti,  devam ediyor.   Bu süre içinde Kuzey ve Güney Kıbrıs bölgeleri kendi içlerinde kemikleştiler,  güçlendiler, halkları ile kendi düzenlerinin sahibi oldular…
Ancak  “barış”  dolayısıyla  “çözüm”  istekleri hiç bitmedi.  Oysa   “Kuzey’de   evlat Güney’de kuyruk acısı vardı ve devam ediyordu!” Öte yandan   Kuzey “tanınmamışlıkla ambargolar altında devlet olunamayacağının” sıkıntılarını yaşıyordu, Rum ise “kaybettiklerinin”  vuslatını!  
Buna karşın Rum tarafı   “tanınmış devlet” de olsa Kuzey’e egemen olamayacağını,  1974 öncesine dönemeyeceğinin bilincinde önce bir taktik geliştirdi.  Ve taktiği kırk yıldır fire vermeden uyguladığı siyasi stratejisi haline getirdi.         Nitekim bugün de geçmişe yönelik soruların cevaplarını ararken  bu strateji ile karşılaşıyoruz.  Çünkü gerçekler burada yatıyorlar:  Özetle  ifade edilecekse  “Türk tarafı kaybetmemek için,  Rum tarafı kaybettiklerini kazanmak için mücadele etmektedir.  Adada sürüp giden  “soğuk savaş”  da bu stratejinin üzerinde kurgulanmaktadır.
Dolayısıyla devam eden müzakerelerde de öncesi tüm Türk Rum ilişkilerinde de  barışçı çözüm arayışları  “Kuzey’in  topraklarını  mümkün olduğunca koruması, Güney’in ise Kuzey’den mümkün olduğunca toprak alması”  çerçevesinde gelişiyor.  Güney Annan  Planı ile bu konuda büyük avantaj yakalamış ancak   Türkiye’nin devam eden garantisinden  ve de   adanın tanınmış devleti oluşunu yitireceğinden korktuğu için  “hayır”  diyerek  kendini Güney’e mahkûm etmiştir.
BUGÜNE DÖNELİM:  Anastasiadis’li Rum Yönetimi müzakerelere gönül rızası ile değil,  başına bela olan  “gazın”  bölgede yarattığı iştaha sonucunda evet demek zorunda bırakıldı.  Çünkü başta Amerika ve AB olmak üzere bu gazı sağlık ve afiyetle yutmak için her şeyden önce adada Türkiye’yi içine alacak barışçı bir çözümün gerçekleşmesi gerekiyordu.  Güney’e baskılar bu nedenle yapıldı.  Mecbur kaldığında da  “eğer şartımı kabul ederseniz masaya otururum”  dedi!
Şartı biliniyor:  “Tek egemenlik tek uluslar arası temsiliyet.”  Fakat canını sıkan bir şey oldu:  Bu başlığın altına hem iki ayrı bölge yazıldı hem de kendi içlerinde  birbirlerine karışmayacak şekilde  “egemenlik”  kaydı konuldu!
Yani Güney için olası bir çözüm eğer bu koşullarda gerçekleşirse sıfıra sıfır elde var sıfır!  Dolayısıyla taktik değişikliğine gitti:
BARIŞ VE GÜVEN YARATICI ÖNLEMLERİ İCAT ETTİ:  Tabi hem AB yardımları hem de  “bizimkilerin”  katkıları ile!   Nitekim ilk taktik  Maraş’la başlatıldı. Her ne kadar  olası çözümde Maraş Rum’a iade edilecekse de bunun bir kapsamlı çözümle gerçekleşeceği başından beri söyleniyordu…
Öyle olmadı ama!  Hem KKTC’nin bir ayakları Güney’de  olan  “neobarışçı”  insanları hem de AB çevreleri  “Maraş’ı Rum’a iade edin ki barışa katkı sağlarken güven de yaratsın”  diye diye  müzakereler  sulandırılıverdi.   Doğru dürüst bir ilerleme olmasının önüne set çekildi,   “Maraş’ın iadesi”   öne çıkartılarak tartışmaların göbeğine oturtuldu!   Artı  “gaz”  sorunu da  bu çerçeve içine alındı!.
BUNA KARŞILIK HATIRLATALIM:    Barış ve güven yaratıcı önlemler hep Kuzey’den beklenir ve yapılması emredilirken,  Türk tarafına bu konuda hiç üfürülmedi!  Hatta  daha dün AB’nin Ticaret Komitesi Raportörü,   “çözümden önce doğrudan Ticaret olamaz” diyerek kesin fetvasını veriverdi!  Artı Rum tarafı bir çağrıda bulunarak Rumların Türkiye’ye gitmemelerini istedi!  
KISACA:  Bu müzakerelerden bereket bekleyenlere müjdemizdir.  Bu Rum kafası değişmedikçe daha çok bekleyecekler!             

**********
BARIŞ VE GÜVEN YARATICI ÖNLEMLER  (DİYE DİYE FICIRIĞI ÇIKARTILIYOR!)

Geçen hafta uzunca süredir devam eden Mağusa’daki Ayikserino kilisesindeki Rumların ayinlerine bu kez  İsa’nın tabutunun temsili şekilde Mağusa sokaklarında dolaştırılması gibi bir olay daha eklenince bugüne kadar o ayinlere dönüp de bakmak gereğini bile duymayan Mağusa’daki Türk ahalinin tepkisini çekti…   Oysa henüz bazı Rum ailelerin Mağusa Suriçi’nde ikamet ettikleri 1957’lerden önce de bu tip ayinler yapılır ama İsa’nın tabutu sokaklarda dolaştırılmazdı! 
Fakat artık  “barış ve güven lafları”  o kadar havalara sokuldu ki  mesela Ümit İnatçı sanki Ayikserino  babasından mirasmış gibi bir eski  anahtar buldu, kiliseyi sahiplerine iade ediyorum diyerek papaza verdi!  Kim kimin malını kime veriyor!
Öte yandan daha bir süre önce memlekette cami ve külliye yapılıyor diye ayağa kalkıp isyanı oynayanların,   üç bin Rum kilise ayinine geldi diye   duydukları sevinç,  yaptıkları açıklamalarından fışkırıyordu…
Oysa  ne diyordu 2. Hrisostomos?  “Bu bir siyasi gösteridir,  kabul etmem!”  
    Tabii Mağusa halkını polis kordonuna alarak kapılardan giriş çıkışlarda insanların sorgulanmalarına, evlerine kapatılmalarına kadar vardırılan bu büyük  “şov”un kimler tarafından finanse edildiğine,  bu tek Cuma’nın Mağusa Türk halkına zehir zıkkım yapıldığına dalacak değiliz.  Fakat bakın o ayinden ve Güney’den duyulan seslerde neler vardı: 
Kilise ve çevresine toplanan o binlerce Rum ayinleri için kendilerine sağlanan fırsattan  söz ettiler ama ne  “yaşasın barış ve kardeşlik dediler  ne de ötesinde bir sevgi gösterisinde bulundular!”          Buna karşılık yaptıkları konuşmalarda  “Gadohomeni Amahosto”  yani çözüm Mağusa’dadır da dediler,   “Sefto Grados”  yani  “sahte devlet”  de dediler!  Ve bunları televizyonlarının ekranlarından  yansıttılar!
Galanos  ki kendisi Mağusa Belediye Başkanıdır,  “Çözüm Mağusa’dan geçer”  dedi!  
Papazla bizim Girne Müftüsünün  arkasında  “Komünist Akel Partisi’nin Başkanı Andros Kiprianu duruyordu! 
Rum tarafından bu ayinin tertibi için gösterilen işgüzarlığa nazire tek bir resmi teşekkür işitilmedi!  Aksine tam da sırasıymış gibi  “Rumların Türkiye’ye gitmemeleri uyarısı yapıldı!”
KISACA:  Barış ve güven yaratıcı önlemler adına Kıbrıs Türk halkı bizzat hükümetin katkıları ile bir kez daha gerilir ve kamplaşmalar beterince keskinleştirilip iç barış kanatılırken,  sonunda Kıbrıs siyasi sorununun içine  Hz. İsa’yı da kattılar.  Bakalım ilk  vahyi” ne olacak.  Merakla bekliyorum!      

       ********** 

    KAMU GÖREVLİLERİNE SİYASET YASAĞI KALDIRILIYOR       
Bir süredir Meclis Komitesi “Anayasa’da yapılacak değişiklikler” üzerinde  çalışıyor. Şu ana kadar 25 maddenin değiştirilmesi kararına varılmış. Aralarında önemli olanları var. Ben bir tanesine takıldım:   “Memurlara siyaset yasağının kaldırılması.”  Aslında kamu görevlileri bu yasağa karşın yıllardır burunlarına kadar siyasetin içindedirler.  Bu kadar açık gerçeğe karşın hâlâ  “yasak”  denmesi zaten abes! 
Fakat:  Öncesinde yasak olmasına karşın çalışmayan bu  yasak,  kalktıktan sonra ne olacak?     Mesela Kamu görevlileri resmen siyasi partilere  üye olurlar ve  partililer olarak yerlerini alırlarken,   “kamu görev ve yetkileri” olumlu mu olumsuz mu etkilenecek?            Bu kadar açık seçik parti üyesi olan siyasi partililer “as üst”,  “müdür memur” hiyarerşisinde uyum içinde çalışacaklar  mı çalışamayacaklar mı?  (Zaten bu uyumsuzluk hep vardır,  beter mi olacak?)      Hükümet değişikliklerinde gelip giden   iktidarla birlikte  üst kademe bürokrat ve memurları da mı gelip gidecekler?            Seçim dönemlerinde partilerinin militanlığını yapan kamu görevlileri  esas görevlerine döndüklerinde birbirlerini ne kadar sindirecekler?      Hizmetlerde  “taraf mı tarafsızlık mı”  hakim olacak?             Tayin terfiler siyasi iktidarlar tarafından bu kez nasıl bir mecrada olacak? 
Bugün bile kamu görevleri kademelerinde  “siyasi iktidarlara”  göre politikalarla  “taraf tutmalar” söz konusu olurken,  “falan partinin üyesi”  olan kamu görevlisi kendisini mesleki yönden ne kadar güvencede hissedecek?
Kamu görevlilerinin  yeniden yapılandırılmaları  aşamasına gelinirken,  Anayasa’daki bu değişiklikle yeni bir uyum aranacak mı  vesaire…
DEMOKRASİ:  “Zaten memur burnuna kadar siyasetin içindeydi” dediğimize  nazire   asıl olan  “hizmettir.”  Devleti sırtlayıp ihya eden  “bürokrasi”  ise kendisine anayasa ile verilen siyasi kimliğini bu hizmet yolunda ancak demokratik anlayışı  ile pekiştirirse avantaja çevirebilir.  Aksi halde karmaşa ve laçkalıkla partizanlık beter olur…