İki gündür “neden Kıbrıs sorunu adeta çözümsüzlüğe mahkûm edildi” soruma yanıt ararken tutun ki Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi’ni yeniden çözmeye çalışıyormuşum gibi yoruluyorum! Demek ki bir ömür geçerken sorunu anlamaya yetmedi! Hâlâ anlamaya çalışıyorum! Ne kader ama!
Askında bu sorun kırk yıllık değil. Fakat kapıldık Rum propagandasına! Çarkları arasına 1974 Harekâtı sahibi Türkiye’yi de koyduk, hatta ayni Rum propagandasının bir diğer ahkâmında suçlu sandalyesine bile oturttuk, sorguluyoruz! “Neden 1974’ü çözümle buluşturamadık” diye!
İşte o “son iki gün” dediğim ve “Köşemden” ayazlattığım yazılarım bu arayışın yeni bir versiyonuydu! Tabii öküz altında buzağı aramıyordum. Amerika’yı da yeniden keşfedecek değildim! Yaptığım siyasi sorunla azıcık ilgilenen kulların bildiklerini köşeme aktarmamdı!
Nitekim diyordum ki “neden bizim de Ulusal Konseyimiz” yahut “müzakereler sürecinde toplumsal konsensüsü sağlayacak bir “Müzakere Komitemiz” falan olmasın… Yoksa olası bir çözüm şerefini, kimseler kimselerle paylaşmamak için birbirlerinden kaçırtıyorlar mı? Meğer ne zengin sorunmuş bu? Sanırsınız Kaşıkçı’nın elması!
Sonra: “Neden dünya alemin dış ülkelerde lobileri varken bizim de Kıbrıs siyasi sorununu anlatacağımız, haklılığımızı kanıtlayacağımız en azından empati kuracağımız ülkeler olmasın?” “Neden bu ülkelerin destekleri ile dostluklarından yararlanmayalım?”
Mesela Pakistan, Azerbaycan en azından gözlemcisi de olsak İslam Ülkeleri Örgütü… Zaten AB her zaman at oynatmamız gereken yer!
Tabii şunu da biliyoruz: Dışımıza taşıyıp propagandamızı yapacak “örgütlerimize” her şeyden önce ayrılmış hatırı sayılır bütçeler, sponsorluk yapacak gönüllüler gerekir… Yani para ister!
HATIRLARIM: Rahmetlik Denktaş KKTC’yi ilan etmiş bir süre sonra da “tanıtımı ile tanınmasını” sağlamak amacında bütçeye bir miktar para konurken bir de “tanıtma birimi” oluşturulmuştu. KKTC’nin bu ilk tanıtımın seremonisini benim de davet edildiğim bir grup gazeteciye Mağusa’nın Rebekka Oteli’nde bir öğle yemeği ikramı ile yaptılardı! Ferdi Soyer sorduydu ama: “Şimdi dediydi bu KKTC’yi bize mi tanıtacaksınız? Biz zaten sahipleri değil miyiz?” ve eklemişti: “Yani bu tanıtım için ayrılan para böyle yemeklerde mi harcanacak? (Bu mealde ironik bir serzenişti!)
Tabii ki böylesi bir tanıtımdan söz etmiyoruz! Ve bir başka konuya geçiyoruz.
GERÇEK ANLAMDA KIBRIS SİYASİ SORUNU KİMİN UMURUNDADIR? Bazan medyanın bile değil! Ölümlü bir trafik kazasının haberi ne kadar önemli olursa olsun kesinlikle siyasi sorunun önüne konur…
İş insanlarının da derdi değildir! Zaman zaman örgütlü Birlikleri “çözüm isteriz” diyerek açıklamalar yaparlar hepsi o kadar!
Hayvancının, çiftçinin yahut esnaf zanaatkârın bugüne kadar siyasi sorunla ilgili her hangi bir eylemi görüldü mü? Ne zaman yollara düşüp yahut açıklamalar yapıp siyasi sorunla ilgili tutumlarını ortalara serdiler ki? Tutun ki herkes iş aş peşinde koşarken derdi değildir Kıbrıs sorunu!
O ZAMAN KİMİN DERDİDİR? Yapacak işleri olmadığı için siyasi partilerin, asli işi olduğu için Cumhurbaşkanının, altında kaldığı sorunlardan canı çıkarken zaman zaman fırsat bulup siyasi sorunla ilgili de konuşan Başbakan’ın ve Tabii Dışişleri Bakanı ile Güney’i mesken tutmuş bazı STÖ’lerinin, işsizliğin pençesinde kıvranan gençlerin falan… Yani demek istiyoruz ki çözüm istekleri toplum katlarında bile “ilkesel” düşüncelerin sonucu olarak seslendirilmiyor!
ÇÖZÜMÜN PEŞİNDE KOŞTURMAKTANSA KKTC’Yİ YÜCELTMEK: Bunun için uğraşanlar da vardır. Hem de bu uğraşlarından “para kazanarak!” İşte ispatı ile olay. Haberi kısaca aktarıyorum:
Geçtiğimiz günlerde Girne Merit Park Otel bu yıl da ikincisi yapılan ve 5 gün süren uluslar arası bir Tavla Turnuvası düzenler. Üstelik bu turnuvayı, sıkı durun, tanınmamış bu devlete karşın “İtalya’daki Dünya Tavla Federasyonu” düzenler! Almanya, Fransa, İtalya, ABD, Danimarka, Japonya, Yunanistan, Brezilya olmak üzere 32 ülke katılır! Hem de 350 oyuncu ile… Aralarında KKTC’de bulunmaktan mutlu olduklarını söyleyen 15 de Ermeni var. Ve sonuçta Yunanlı oyuncu Athanasios Katsios şampiyon olur… (Rum tarafı her halde bayılıp ayılmış olacak ama nafile! Devenin de sevmediği diken burnunda biter!)
İşe bakın. Sen Rum’un KOP’unun peşinde koştururken bir turistik otel dünya çapında tavla turnuvası düzenler. Hem KKTC’yi yüceltirken tanınmasına katkı sağlar hem de para kazanır!
BUNU SÖYLÜYORUZ: Çözüm isteriz demek yetmez. KKTC’yi Rum’un isteyeceği hatta yalvaracağı bir çözümsel kıvama getirmeden kimse sana çözüm hediye etmez!
**********
Adam olacak çocuk kakasından bellidir! (Önce eğitim sonra yine eğitim…)
Döne dolana geldik mi başladığımız noktaya! “KKTC’i adam etme!”
Bazıları kamışa bindi “deh deh” derlerken, “iade edelim Maraş’ı Rum’a hem barışa katkısı olsun hem de ekonomimiz canlansın” diyorlar! Bu “dehlemeye” Kudret Özersay da katıldı…
Bin defa yazdım yine söylerim. “Verin bu Maraş’ı gitsin” diyenlerdenim çünkü bu kadavra haliyle baş belâsı olmaktan başka bir işe yaramıyor! Fakat Maraş sayesinde ekonomide bereket gözleyenlere katılmıyorum! Bu bir ütopyadır çünkü AB ve BM’lerce tescilli Yeşil Hat Tüzüğü bile ürünlerimizin ihracatında bir işe yaramamışsa siyasi yönden şaibeli bir bölgenin paylaşımı nasıl bize yar olacaktır? En kabadayısından Türk bir kez daha Rum’un inşaat işçileri olarak çalışma olanağı bulacaktır! Buna da ekonomik kalkınmaya katkı denmez, Rum’un ekonomisine katkıda bulunan Türk işçilerinin “işi aşı” denir!
ADAM OLMAK BAŞKA BİR OLAYDIR: Mesela: Şimdi yeniden gündeme geldiği için yazayım. “Bu devleti adam etmenin birinci koşulu önce “adam edecek” olanların “adam gibi çalışmalarıdır!” İfade karışıkça da olsa “Kamu Görevlilerini adam etmeden devlet adam olmaz!” Çünkü Devleti ne Başbakan yönetir ne de Bakanlar. Bürokrasi ile kamu görevlileri yönetir! Şah da yapan onlardır Şahmaran da! Bu bir.
İkincisine gelince: Devleti tıkırına sokmak için sadece ve tek başına insan unsuru yetmez! Çünkü eğer Devleti “sistematiğe” bağlamaz, o sistemi kısa ve uzun vadeli kalkınma planları ile reformlar silsilesinde oluşturup bilgisayarlarla kayıt altına alarak uygulamasını yapmazsanız, “nenenizin dualarına” sığınmaktan başka çareniz kalmaz!
Adam olmak önce ve vazgeçilmez kuralı ile “çocuğun kakası” ile alâlıdır! Nitekim derler ki “adam olacak çocuk kakasından bellidir!” Dolayısıyla: EĞİTİM DİYORUZ: Çok ama çok önemlidir! Bugün 11 üniversitemize karşın temel eğitim dökülmektedir! Üstelik kimseler de bu konuda şaibe altına itilecek “durumda” değillerdir… Eğitimde oluşturulamayan sistemden dolayı süregelen sistemsizlikler nedeniyle ne okulundaki öğretmen rahattır ne öğrenci ne de ebeveyn rahattır! Arabacıoğlu Eğitim Bakanlığı’ndan istifa ederken neredeyse ağlıyordu! Başarılı olmak istemesine karşın olamadığından!
İşte size sorun! Eğer bir bakan “sistem” karşısında yenik düşerse çekiverin öyle “bürokrasinin” kuyruğunu! Ki o sistem ne bir Polis genel müdürünün atanmasına cevaz veriyor ne de kahir ekseriyetle seçilmiş olmasına karşın bir rektörün görevine iadesine yetiyor! Kaldı bu sistem dediğimiz, “ismi var cismi yok Zümrüdü Anka kuşu” gibidir ki öylesi bir “masal kuşu” devletin nesine yar olsun?
KISACA: Önümüzde bir kırk yıl daha vardır. Şimdi başlarsanız bir şeyler yapmaya, en azından yeni nesillere de uğraşacakları işler bırakırsınız!
***
Kısaca takıldığım: (Başka ne var ne yok?)
Olmuş vakadır! İngiliz döneminde orta yaşlı kalender bir polis çavuşu varmış. İyi hoşmuş ama çok unutkanmış. Arkasını dönene kadar ne söyleyeceğini unuturmuş!
Nitekim zaman zaman gelen tamimleri bildirmek için emrindeki polisleri toplar ne var ki bu süre içinde ne söyleyeceğini unutur, karşısında hazır ol vaziyetinde bekleyen takıma bakar bakar; sonra da “Eee, nasılsınız” dermiş! Bizi yönetenler de kırk yıldır “hafızai beşer nisyan ile malüldür” diye diye yönettiler bizi! Doğrusu iyi uyuttular!
































