Bu sözler Makariyos’a aittir. 1957 yılında Der Spiegel dergisi ile yaptığı söyleşide Kıbrıs özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz ulusal liderlikten vaz geçeceğini ve sadece din işleriyle ilgileneceğini dile getirmişti. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilânından 17 yıl sonra Cumhurbaşkanı olarak hayata veda etti. “Hiçbir politik hırsım yoktur” diyor. İyi ki yoktu. Ya olsaydı?
Makariyos 1956 Mart ayında Seyşel (Seychelles) adalarına sürgün edildi. Seyşeller 100 taneden çok adanın oluşturduğu bir ülke. Şimdiki cumhurbaşkanı Anastasiyadis’in bayıldığı bir tatil beldesi. Hele gidiş geliş Suudi şeyhlerinden birinin özel uçağı ile bedava oluyorsa. Tatile sülalece birlikte gidilir.
Makariyos, 1957 yılı Mart sonunda serbest bırakılır ama Kıbrıs’a girmesi yasaklanır. O da Atina’nın lüks otellerinden birine yerleşir. Aşağıdaki söyleşi Atina’ya gelişinden iki ay sonra yapılır.
Söyleşi Yunanca’dan Türkçe’ye çevrilmiştir. Dikkatinizi çekebilir, bazan Britanyalı bazan da İngiliz kelimeleri kullanılmıştır. Bu, metnin aslına sadık kalmak amacıyla yapılmıştır. Yunanca “Vretanos” Britanyalı, “Anglos” de İngiliz olarak tercüme edilmiştir. Bu söyleşide Makariyos’un karakteri ile ilgili önemli ipuçları bulunmaktadır. Buyurun siz de bakın.
XXXXX
Spiegel (SP): Makariyos Hazretleri, siz, özgürlük için ve kendi kaderini tayin etme hakkı için mücadele eden Kıbrıslı Helenlerin liderisiniz. Nasıl olur da bir din adamı, Kıbrıs’ta yürütülen özgürlük mücadelesinin önderi olabiliyor? Alman anlayışına göre bu tamamen sıra dışı bir durumdur.
Makariyos (MK): Her şeyden önce, Kıbrıs sorununa gösterdiğiniz ilgi için size teşekkür etmek isterim. Sorunuzu memnuniyetle yanıtlayacağım. Ulusal mücadelenin önderinin bir din adamının olması, Helen olmayan biri için gerçekten biraz tuhaf olabilir. Kıbrıs’ta durum şöyledir: Başpiskopos herhangi bir organ tarafından atanmıyor. Tam aksine, Kıbrıslı Rumların tümü tarafından seçiliyor. Bu nedenle iki özelliği bulunuyor: Hem dini liderdir hem de halkın önderidir veya Millet Başı yani Etnarh’tır.
SP: Hem dini hem de siyasi mi?
MK: “Siyasi” yerine “ulusal” demeyi tercih ederdim.
SP: Öyle olsun, “ulusal” …
MK: … Ve geçen yüzyılda Yunanistan Türk işgali altındayken kilise tam da bu ulusal rolü üstlenmişti. Şu noktayı da vurgulamak istiyorum: Kıbrıs özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz ulusal önder olmaktan vaz geçeceğim.
SP: Bir günden ötekine politikacılıktan istifa etmenin biraz zor olacağını sanıyorum.
MK: Hiçbir politik hırsım yoktur.
SP: Onu demek istemedim. Bugün herkes sizinle ilgileniyor. Bir itibarınız var ve böyle bir itibar kendi içinde (eo ipso) bir erktir. Amerikan, İngiliz ve Alman basını sizden söz ediyor. İster beğenin ister beğenmeyin, gene de dikkate alınması gereken bir şahsiyetsiniz. Kıbrıs, bir gün, kendi kaderini tayin hakkını elde etse bile sizi görmezlikten gelemeyecektir.
MK: Her halükârda kendi şahsıma itibar kazandırmak için uğraşmıyorum. Anavatanımın özgürlüğü için savaşıyorum ve anavatan özgürlüğe kavuştuğu zaman, sadece dini liderlik rolüne dönmekten mutlu olacağım. Ve genel bir ilkeye inanıyorum, o da şudur: Kurtuluş savaşlarının o uğurda savaşanların bireysel şan ve şerefinden daha yüksek amaçları bulunmaktadır. Savaşlar, generallerin madalya almaları için yapılmaz.
SP: Dini ve siyasi liderlik gibi ikili işlevi bulunan Kıbrıs başpiskoposunun bir de dezavantajı var. Eğer başpiskopos dini liderlik yanı sıra siyasi bir görevi de varsa o zaman ulusal kıstaslara göre seçilmesi mantıklı olurdu. Başpiskopos seçildiğiniz zaman epey gençtiniz…
MK: … 37 yaşında.
SP: Görünüşe bakılırsa, Kıbrıs halkı sizi başpiskopos ve etnarh (Millet başı) seçerken ulusal davalarına enerjik bir lider arayışı içindeydiler.
MK: Ülkemin meselesi elbette ki çok eskiden beri daha 14 yaşında bir çocukken beni tedirgin ediyordu. O yaşta manastırda yeni inşa edilen beton duvar üzerine bir cümle yazmıştım: “Yaşasın Enosis”. Altına da adımı yazmıştım. Bu slogan bugün de hala orada duruyor.
SP: 14 yaşındayken gerçekten manastırda mıydınız?
MK: 13 yaşındayken oradaki okula gittim. Manastır okulundan mezun olduktan sonra Atina’da teoloji tahsili için bana burs verildi. 1938 yılından 1946 yılına kadar Atina’daydım. Akabinde Dünya Kiliseler Konseyi’nin verdiği bursla Amerika’ya gittim. Burs üç yıllıktı ama iki yıllığı da seçme hakkım vardı. Bu nedenle ikinci yılın sonunda Kıbrıs’a döndüm. Aslında, oradayken Kitium Piskoposu seçilmiştim, bir süre sonra başpiskoposluk makamı boşalınca başpiskopos seçildim.
SP: Böylece Britanya yönetimine karşı mücadele başlamış oldu. Siz, Başpiskopos olarak, Kıbrıs kiliselerinde plebisit düzenlediniz. Kiliselerde Yunanistan ile birleşmek anlamına gelen Enosis lehinde ve aleyhinde, evet veya hayır oyların kullanılması için kiliselerde isim listeleri sergilendi. Kıbrıslı Helenlerin katıldığı oylama, %96 civarında lehte olarak mı sonuçlanmıştı?
MK: Hayır, plebisit benden önceki başpiskopos tarafından gerçekleştirilmişti.
SP: Ya, doğru bilgilendirilmemiş olmalıyım.
MK: Evet. Kitium Piskoposluğu yanı sıra Etnarhlık Dairesi Başkanlığı’nı da yürütüyordum.
SP: Hah! Bu yüzden, bir dereceye kadar, Başpiskopos’un ulusal konulardan sorumlu temsilcisiydiniz. Her neyse, kiliselerdeki plebisit, Britanyalılara karşı muhtemel bir tür savaş başlangıcı sayılabilir mi?
MK: Hım… Son derece sakin bir savaş.
SP: Ama İngilizler, işlerin Kıbrıs’ta olanlar için ciddileşeceğinin farkında değiller miydi?
MK: Plebisit bir ayaklanma ve hareket noktasıydı.
SP: Ondan sonra, 1955 yılı başlarında İngilizlere karşı silâhlı direniş başladı, öyle mi?
MK: Evet, 1 Nisan 1955 günü.
SP: İç savaş niçin o tarihte başladı? Niçin daha önce veya daha sonra değil?
MK: Onu bilmiyorum. Direnişin askeri örgütü olan EOKA liderliğinin işlerine karışmaya yetkim yoktur.
(Devamı haftaya)
































