Köşe Yazarları

Kendi parametrelerimiz…


Dünkü “Köşemizde” her günkü gibi siyasi soruna göz atarken,  büyük olasılıkla yılların usancıyla hayal kırıklıklarının  tepki patlaması olmalı, acı bir  serzenişle dedikti ki “Kuzey’in esiri” olduk! Ve Ekledik:                  Zaten 1974 de henüz Barış Harekâtı devam ederken, İngiltere dışişleri Bakanı Callahan  “şimdi Kuzey’i esir aldınız ama yarın  esiri olacaksınız” dediydi…

Her halde  adam bir zamanlar Osmanlı döneminde savaşla elde edilenleri  masa başında kaybettiğimizi iyi biliyordu! Ki  Lozan’da son kaybımız da o “gidi” dediğimiz İngiliz’e kaptırdığımız Kıbrıs’tı!

ÇİZMEDEN yukarı çıkmadan elan içinde bulunduğumuz durum vaziyetlere geleyim.

Evet “BM’ler parametrelerine” de uygun davranacağız çünkü sonuçta siyasi yönden kendimizi ve de çözümü BM’lere angaje ettik..  Buna karşın (bunları çok yazdık) önce kendi içimizde Türk-Rum toplumları olarak  barışa ulaşmamız gerekmiyor muydu?

Küçük adada yan yana yaşarken, birbirimizi görmezden gelip dışlayamayacağımız gerçeklerin doğal sonucunda  iyi komşuluk ilişkileri kurarken, hiç mi işbirliği yapmayacaktık?

İŞTE bu adada bu da oldu! Ve tarihinde ilk kez Kıbrıs, İngiliz sömürge idaresinden bu yanadır “iki bölgeli, iki toplumlu bir barış ortamına girdi!”

Çözüme yönelik atılan ilk  adım  da bu oldu.. Ki hatırlatayım: İki bölgeliliği kaçınılmaz hale getiren “1974 Barış Harekâtı” ne kadar gerçek ve meşru idiyse, bu çerçevede oluşturulacak çözüm de o kadar gerçekçi ve barışçı olacaktı!

NEDEN Olmadı?

İşte o BM’ler parametreleri yüzünden!.. BM’lerin Rum yanlısı tutumundan!..

1963’de çoktan kadük olmuş Kıbrıs Cumhuriyetine karşın,  sırf Rum’u Kıbrıs’ın meşru devleti olarak tanımak için müzakereleri  “Türkiye’nin işgali” üzerine  oturttuğundan!

Olası çözümde Kuzey’e dönecek Rum’larla yeniden 1974 öncesine dönmek ve Rum çoğunluğuna dayalı bir federal sistemi ikame etmek için…

TÜRK tarafı bu siyasi mandepsiye basmadan, iki bölge gerçeğini (Rumsuz Kuzey) olarak  korumak ve çözümü bu esasta sağlamak zorundaydı ki son Cenevre konferanslarında da gördük, tam aksine Güney’deki Rum’u Kuzey’e yeniden nasıl taşıyacaklarının gailesine düştülerdi!

 …Son söz mü? Zannedersem ille de  BM’ler parametrelerine uymak zorunda değiliz!  Dolayısıyla artık, asıl kendi “parametrelerimizi” koymalıyız masaya..                                                                                                                            **********

YURT ÖDEVİ

Anayasamızın “Siyasal Haklar ve  Ödevler” bölümünün 74. Maddesinin  (1) bendi şöyledir:

“Silahlı kuvvetlerde yurt ödevi, her yurttaşın hakkı ve kutsal ödevidir.” Ve ekler: “Yurt ödevine ilişkin kurallar yasa ile düzenlenir.”

YANİ anayasamıza göre bir “yurt ödevi” vardır ve her yurttaşın bu ödevi yerine getirmek “hakkı” vardır…

KKTC’de “yasa” ile düzenlenen bu “yurt ödevi” ise liseyi, üniversiteyi bitiren her gencin bir süre “askeri eğitimini”  yapması olarak belirlenmiştir…

PEKİ bir genç yada bir yurttaş   bu hakkını kullanmak istemezse ne olur?  (Çünkü Anayasada “hakkını    kullanmak zorundadır”  denmiyor. Sanki kişinin kendi inisiyatifine bırakılmış gibi bir izlenim   veriyor.. (Bunları tefsir etmek haddim değildir çünkü hukukçu değilim..)

Ancak son günlerde “vicdani ret” diye ortaya çıkan ve meclisi de meşgul ederken kamu yargısında türlü çeşitli spekülasyonlara neden olan  bir gencin  yarattığı   olay “zorunlu askerliği” yeniden gündeme taşıdı.. “Yeniden” diyorum çünkü bugüne kadar “hakkıdır” diye seve seve askere giden tek bir genç insan tanımadım!

PEKİ “öyledir” de “askerlik” sevilmiyor da yetişmekte olan gençlerimiz tümden muaf mı tutulsunlar zorunlu askerlikten? Ki “vicdani ret” olayını bilseydim, lisede matematik dersini  almak istemediğimin hakkını kullanarak reddederdim mesela!

O zaman okul idaresi de kendi kuralını uygulayarak bana derdi ki “buyur kapıya, yalnız  dıştan kapa!”

YANİ kardeşim artık sadece Kıbrıs’ta değil, dünyada nerede olursan ol bu  askerliği de öğreneceksin!

Öğrenmezsen “düşmanların” seni, aileni, milletini tepeleyerek, esir alarak,    kıyarak, sürerek öğretir!

KALDI ki  Allah öylesi felaketleri yaşatmasın ama yaşattığında, “beyaz mendilini” sallayarak, “ben seninle savaşmam” deyip vicdani reddini de kullanamazsın!.. Bakın bir dünyasal olayı  olayı anlatayım:

VATANSIZ ADAM”ın hikâyesi!        İngiliz döneminde  ilkokullarda Türkçe kitabımıza “Alfabe” derdik.  Zaten kabında da “Alfabe” yazardı. O “Alfabelerde” Türk edebiyatçılarından hikâyecilerinden, romancılarından alınan  “parçalar” vardı her biri bir hayat dersiydi ki bir tanesinin  başlığı da  “Vatansız Adamdı!” Hikâyesi işe çok özetle  şuydu:

Amerikalı   bir yurttaş (nedenini unuttuğum) fakat şu bizim vicdani ret yahut kişisel haklar gibi haklarına sığınarak, Amerika’yı, yasalarını  rencide  edecek başkaldırılarda  bulununca, mahkemeye düşer. Mahkemede de Amerika’ya verip veriştirdiğinde, Amerikan yurttaşlığından çıkartılarak kendisine “ömür boyu Amerika’ya geri dönmeyecek  ve asla hiçbir karaya ayak basmayacak” türünden olağanüstü bir ceza verilir..  Tek başına bir yük gemisinin kendisine tahsis edilmiş kamarasında da  yaşamaya terk edilir!”

Amerikalı Mahkûm gerçekten de  bir ömür hiçbir karaya ayak basmadan, bazan gemi değiştirerek yıllar yılı dünyayı dolaşır durur…

Öldüğünde kamarasına girerler ki  her taraf Amerikan bayrakları, Amerikan Cumhurbaşkanlarının resimleri, Amerika’ya ait  haritalar,  kartpostallarla doludur.. “Vatansız” denilen adam vatan hasretini bunlarla gidermiştir..

KISSADAN  hisse! Hep yazarız. Vatan gibisi yoktur. Vatan ise “vatandaşların “her şeyleriyle” sahip çıktıkları oranda var olur!

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı