Kayınbiraderim Alpay Adanır - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Salı, Nisan 23, 2024
Köşe Yazarları

Kayınbiraderim Alpay Adanır

Çark-ı felek dönüyor. Döndükçe insanları öğütüyor. Hele mevsim Sonbaharsa. Yaprak dökümü öylesine artar ki başınız döner.
Sevdiğiniz insanlar birer, ikişer göçüp gider. Anne, baba, kaynana, kayınpeder derken sıra kardeşlere, baldızlara, kayınbiraderlere gelir. Gittikçe artar yalnızlığınız. Sıra size gelinceye kadar. İnsanoğlu cenazelerde “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz” deyimini anımsamadan edemiyor.
Bu hafta içinde Alpay Adanır’ı kaybettik. Herkes onu “Al-pay” olarak bilirdi ama babası için o “Alp-ay” idi. 1977 yılında ben onu tanıdığım zaman etine dolu, al al tombul yanakları olan biriydi. Son günlerine kadar da öyle kaldı.
Hastanede kendisini son ziyaretimde kahroldum. O canlı kanlı insan gitmiş; bir deri, bir kemik kalmıştı. Onu tanıyamadım. Hastabakıcılar bize yanlış odayı göstermiş olabilir diye kuşkulandım. Ben insanları bu halde görmek istemiyorum. Onları iyi günlerindeki haliyle hatırlamayı tercih ederim. Nitekim kendisini bir daha ziyarete gitmedim. Güzel bir insan bu hallere nasıl düşebilir?
Alpay hem iyi bir insan hem de iyi bir sporcuydu. Onun Defteralı, Cipsi, Arap Ömer’le birlikte Çetinkaya’da oynadığını hayal meyal hatırlıyorum. Çetinkaya’nın Çetinkaya olduğu zamanlardı. Rum ve Ermeni takımlarıyla oynayan tek Türk takımıydı ve bizim gibi yeniyetmelerin hepsi Çetinkayalıydı. Maçları Cirit Hisarı’nda kuşbakışı surların üzerinden izlerdik.
Daha sonra Ağrotur’da Barclay’s Bankası’nda çalışmaya başlayınca Doğan Türk Birliği’nde oynamaya başladı. Futbolu bıraktıktan sonra, bir süre, antrenörlük de yaptı. Antrenörlüğü bıraktıktan sonra futbola küsmüş bir hali vardı. Futboldan söz etmez oldu. Ta ki oğlu Mete ünlü bir futbolcu oluncaya kadar. O zaman bile futbolla ilgisi Mete ile sınırlıydı.
Öteki kayınbiraderim de ünlü bir futbolcuydu. Yenicami’nin “Baba” Fevzi’siydi. Fevzi futbolu bıraktıktan sonra da futbolla ilgilenmeyi sürdürdü. Bir süre önce o da rahatsızlanıp hastaneye düştü. Hastanede tek derdi, Beşiktaş maçını nasıl izleyeceği idi. Yani öylesine hasta.
35 yılı aşkın bir süredir Alpay’la birlikteyiz. Aramızda su bulanmadı. Tek bir acı sözünü işitmedim. Politik görüşlerimiz her zaman çakışmıyordu, bazen da çatışıyordu. Buna rağmen karşılıklı saygı hiç eksilmedi.
Hayatı seven neşeli bir insandı. Biraz üstelenince mikrofonu eline alır ve eski tangoları söylerdi. “Papatya gibisin beyaz ve ince, eziliyor ruhum seni görünce” tangosunun onda ayrı bir yeri vardı. Bu tangoyu o kadar sık söylerdi ki eşi Nesrin ile ilgili bir yanı olduğundan kuşkulanmaktan kendimi alamazdım.
Eşi aile içinde “Güzel yenge” olarak bilinirdi. Her zaman bakımlı, şık ve güzel bir kadındı. Son günlerine kadar da öyle kaldı. Son derece de titiz bir insandı. Evinde tek bir toz zerresine rastlayamazdınız.
Mete’nin zamansız ölümü, aileye büyük darbe indirdi. Yıkıldılar ve bir daha kendilerine gelemediler. En neşeli anlarında bile gözlerinin bulutlandığını görebilirdiniz. Allah kimseye çocuk acısı yaşatmasın. 
Birkaç sene önce pat diye eşini kaybedince hayata küser gibi oldu. Daha az konuşur oldu. Eralp onu teselli etmeye çalıştı. Her sorununa koştu, her sıkıntısına çare bulmaya çalıştı ama Allah bilir ya, artık yaşamak istemiyordu. Böbrekleri iflâs edince umutlarını tamamen kaybetti. Hastanede ağır hasta yatarken hasta bakıcısına “Nesrin” diye hitap ediyordu. Belli ki eşini özlüyordu.
Rumlara karşı olan kırgınlığı hiç geçmedi. Esir olarak tutulduğu stadyumda gördüğü kötü muamele içine işlemişti. Daha önce arkadaşlık yaptığı ve kendilerine yardımları dokunan kişilerden bazılarının yüzüne tükürmelerini hiç affetmedi.
Birkaç sene önce Rum tarafındaki Amerikan Kalb Merkezi’nde ciddi bir ameliyat geçirdi. Bir hafta kadar gitti, geldi. Kendinde olduğu anlarda doktor ve hasta bakıcıların kendisine ne kadar müşfik davrandıklarını anlatıyordu. Kendinden geçince “Bu Rumlar bunun içinde bizi öldürmesinler” diye sayıklıyordu.
Evinde kendisini son ziyaretimizde bize uzun uzun evdeki eşyaların iyilik yaptığı bir Rum tarafından nasıl paketlenip Beyrut’a gönderildiğini anlatmıştı. Beyrut macerası bir roman. O sıralarda ülkede iç savaş hüküm sürmekte. Rastgele öğrendiği Kıbrıslı bir kadına telefon edip ondan yardım istedi. Kadının kocası, hasbelkader, bir generaldi. Onun yardımıyla kutuları bulup Kıbrıs’a gönderdi. Rumoğlu evin içinde ve duvarlarda ne varsa hepsini kutulara koyup göndermiş. “İşte, bu salonda gördüğünüz her şey Limasol’dan geldi” dedi.
Fazla içki içmezdi ama içtiği zaman J&B viskisi içerdi. Bense mecbur kalmadıkça J&B içmem. Bir yakın arkadaşımın ifadesiyle “lambasuyuna benzer”. Ama Alpay geldiğinde bulunsun diye evde bir şişe bulundururdum. Anlayacağınız, bizim J&B öksüz kaldı.
“Kör ölür, badem gözlü olur” derler. İlgisi yok. Alpay sağlığında da badem gözlüydü. Nur içinde yatsın.

Tepki göster
Bayıldım
0
Bayıldım
Huzurlu
0
Huzurlu
Hahaha
0
Hahaha
Üzüldüm
0
Üzüldüm
Hayran Kaldım
0
Hayran Kaldım
Facia
0
Facia
Web tasarım ve geliştirme : Baba Bilgisayar