Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Kavga gibi bir lüksmüz yok

Görüşmeler tam da kritik bir aşamaya gelmişken, Cumhurbaşkanıyla hükümet arasında, artık sokağa dökülen ve düzeyi iyiden düşen tartışmalar canımızı sıkıyor.

Rum tarafı, mevcut ilişkilerine, tanınmışlığına, yeni kozlar eklerken, sahi biz ne yapmaktayız? İşte bunu anlayamıyorum…

Uluslararası İlişkiler Profesörü Baskın Oran’ın Orta Büyüklükte Devlet (OBD) tezini okuduğumda, bu sayfada defalarca yazmaya çalıştığım bir düşüncemin, bilimsel karşılığı olduğunu gördüm.

Hani şu Rumların “doğal gaz” meselesi. Akdeniz’in parsellenmesi, sözde Münhasır Ekonomik Bölge oluşturma gayretleri, daha ne miktarı, ne verimliliği, ne sürdürülebilirliği belli olmayan gazı pazarlama çabaları ve en nihayetinde, bunu uluslararası alanda ellerinde bir koz olarak öne çıkarmaları…

İhaleler, anlaşmalar, şunlar, bunlar…

Hepsinin sadece ve sadece “Ben de buradayım, önemli bir aktörüm, elimde doğal gaz kozu var, Kıbrıs konusunda da ben ne dersem o olur” anlamına geldiğini yazdım durdum…

Bakın Profesör Baskın Oran Orta Büyüklükte Devlet  tezini, Türk Dış Politikası derlemesinde şöyle açıklıyor; “Ekonomik kronik hastalıktan çıkamadığı takdirde OBD, eğer bunun daha çok dış yardım almaya yarayacağına inanırsa, jeopolitik önemini yapay olarak ön plana çıkarmaya ve bunun için de bizzat bir güvenlik krizi yaratmaya girişebilir” (İletişim Yayınları, 2001, s. 45).

İşte budur…

Şu doğal gaz meselesi de, Rumların ekonomik krize girme sinyalleri geldiğinde başlamadı mı zaten…

Tabii Kıbrıs özelinde, konu sadece ekonomik kriz, dış finansal yardım ihtiyacı değil.

Rumların ekonomik yardımdan daha çok, siyasi desteğe ihtiyacı var. Çünkü, herşeye rağmen hala bir anlaşmayı içselleştirmiş değiller…

Olay yalnızda 2004 referandumu değil. Sonrasında politik hava daha da sertleşti, redci tavırlar daha açık ortaya konmaya başladı. Akla hayale gelmeyen aşırı sağ  örgütler hatta terör örgütü denilen ELAM bile Meclis’e girdi. Zaten varolan çözüm aleyhtarı ortam, böylece daha somut hale geldi. Karar alma mekanizmasına da girdiler, elli yıllık federasyon tezini reddettiklerini dahi açıkladılar…

bizim tarafta en fazla çözüm yanlısı olan kesimler bile bu gelişmeleri endişeyle izlediler ve gidişatın ne olduğunu açıkça ifade ettiler…

Demek istediğim, halihazırdaki Rum liderliği, ağzıyla kuş tutsa, halkını bir anlaşmaya ‘evet’ dedirtmesi zor. Bu çok net.

Bu durumda yapacakları ne olabilirdi? İçte hamasete sarılmak, halkın gazını almak, dışta da müzakere masasında oyalandıkları görüntüsü verirken, başka etkenleri harekete geçirerek, uluslararası destek sağlamak.

Aynen Prof. Oran’ın dediği gibi, “jeopolitik önemini yapay olarak ön plana çıkarmak ve bunun için de bizzat bir güvenlik krizi yaratmak”…

Bugünlerde garantiler konusunun öne çıkartılmasını da eklediğimizde, resim netleşiyor.

“Benim doğal gazım var. Enerji güvenliğim, sizin de güvenliğinizdir, onun için başka bir garanti sistemi isterim” demekteler…

Yaptıkları şüphesiz bir blöf… Ancak gaz olsa da, olmasa da, çıksa da, çıkmasa da önemi yok. Dünyanın bu bölgesinde bir güç paylaşımı yaşanmakta.  Rum tarafı da bu paylaşımda gerçek bir aktör olduğunu kanıtlama gayreti  içinde, pay almaya çalışıyor.

Dış politika aslında hiç de göründüğü gibi değildir. Hele hele bizde ele alındığı gibi, sen-ben kavgası hiç değildir.

Ben bu düşündüklerimin bilimsel anlamda bir izahı olduğunu şimdi gördüm. Ama yılların Türk dış politikasının bunu çoktan farkettiğinden eminim.

Böylesine stratejik bir politikayla başetmeye çalışırken, kimsenin kavga gibi bir lüksü olmamalı diye düşünüyorum… Üstelik riske atılan ortak geleceğimizse…


YERİN KULAĞI VAR

HAKKINIZ YOK: Bugünlerde en son isteyeceğimiz şey, toplumda yaşanacak bir gerginlikdir. Ama ne yazık ki siyasilerimiz toplumsal huzuru sağlayacaklarına birbirleriyle didişmeyi, birbirlerine karşılıklı olmadık sözler sarfetmeyi tercih ediyorlar. Herkesin fikrine saygı duyuyoruz ama, bu tartışmaların yeri toplumun önü olmamalı. Baksanıza örgütler karşılıklı tartışmaya başladılar bile… Tribünlere oynamanın toplumu bölmekten başka bir şeye faydası yok…

KORKUNUZ YOKSA: Ortada fol yok yumurta yok ama, sanki her şey olmuş bitmiş gibi, kriz yaratmak için bahaneler arıyoruz. “Akıncı’ya güvenmiyoruz, masada ne konuştuğunu bilmek istiyoruz” diyor hükümet kanadı. Peki ama, “Akıncı’nın bizi sattığına dair elinizde belge mi var” diye sormak lazım. Diğer yandan Akıncı hükümetin, “heyette bir temsilcimiz olmalı” talebini reddediyor. Peki o zaman Akıncı’ya da sormak lazım, “masada bilmemizi istemediğiniz tavizler mi veriyorsunuz”. Cevabınız ‘hayır” ise, bırakın heyete kimi isterlerse koysunlar. Toplumu germeye kimsenin hakkı yok…

İSTEDİKLERİNİ BİZ VERİYORUZ: Biz birbirimiz yerken Rumlar adeta bayram yapıyor. Bilerek veya bilmeyerek ellerine ne kozlar veriyoruz bugünlerde. Kendi içinde sorunlar yaşayan, kavga eden bir yönetimin masada elininin güçlü olmasını nasıl bekleyebiliriz ki? Adamlar zaten masayı devirmek için türlü bahaneler ararken, biz  kavgalarla onlara bu fırsatı altın tepsi içinde sunuyoruz resmen…

TEHLİKELİ TIRMANIŞ: Hükümet ve cumhurbaşkalığı arasında ortaya çıkan kriz konusunda sanki birileri bir yerlerden düğmeye basmış gibi. Bu kriz bir anda ortaya çıkmadı. Planlı ve programlı bir algı operasyonu sürdürülüyor. Yakında bu işin kokusu çıkar. Hükümetin, bir anda böyle bir çıkış yapması, Akıncı’ya karşı tavır alınması, sanki önümüzdeki günlerde çok daha vahim tartışmaların habercisi gibi…

HAYAL ÜRÜNÜYMÜŞ: Turizm Bakanı Fikri Ataoğlu, önce hayal kuruyormuş, sonra proje üretiyormuş. Öyle söylüyor. Anlaşılan Girne halkının Beşparmakların tepesinde yaşadığını da hayal etmiş. Malum sahilleri otel dolduracak ya… Betonlaşmış sahillere kumarcılardan başka hangi turistin geleceğini de hayal etmeli bence… Hem bu hayallerini bir de Girne’nin yerlisi siyasi arkadaşlarına sorsun bakalım ne diyecekler. Belki onlar da Mağusa için aynı hayalleri kurarlar…

ÇATLASANIZ DA PATLASANIZDA: Hükümetin sahillerle ilgili düşüncelerinden vazgeçeceğini sananlar yanlıyor. Göstermelik birkaç toplantı, tepkileri azaltmaya yönelik açıklamalar kimseyi kandırmasın. Sahillerin peşkeş çekilmesi, çok katlı binaların yükselmesini kimse engelleyemeyecek. Zaten görünen köy de kılavuz istemez. Adamların varoluş nedeni bu. O koltuklara boşuna getirilmediler, şimid diyet ödeme zamanı…


ZİRVEDEKİLER: Mevlut Çavuşoğlu: Türkiye Dışişleri Bakanı “Her iki halkın da güvende hissetmediği ve güven içinde yaşamadığı yeni bir durumun sürdürülebilir olacağına inanmıyoruz. Her iki tarafın da endişelerine cevap veren bir garanti sisteminden yanayız” sözleri, reel politikanın gereği ve yeni bir durumun işareti gibi. Buralarda kavga edenler de Sarayönü’nden çıkıp, tablonun tamamına bakabilseler keşke…

DİPTEKİLER: Akıl Dışı Ekonomik Yapımız: Piyasada domates “resmen” yok olmuştu. Mecburen ithal izni çıktı. Gerçi, ithalatın sürekli serbest kalmasından, piyasanın kendini denetlemesinden yanayımdır ama, sonuçta olmuyor işte. İznin süresi uzadı, yerli domates çıktı, ama bu kez de rekabet edemedi. Üretici domatese bakıyor, domates üreticiye. Çünkü piyasayı düzenleyecek tedbirler yok. Oysa kooperatifleşmiş olsalar böyle mi olur? Ya da Hal Yasası’yla devlet, üreticinin haklarını koruyor olsa… Herşeyin çaresinin bulunduğu bir devirde, biz hala çaresiz, kendi kendimizi bitirmekteyiz…