KKTC’nin gündemi, “sınır kapılarının açılmasına yönelik Güney’de çalışan işçilerin eylemleri mi olmalıydı? Fakat oluyor! Çünkü o sınır kapıları açılırken bir gün bulaştı mı öldüren koronavirüs denilen bir büyük pandemi olayı düşünülmediydi!
Yada o sınır kapıları açılırken, bir gün faşist bir Rum militanının Güney’de her hangi bir Türk’ü kurşunlayabileceği de düşünülmediydiydi!
Hatta o sınır kapıları açılırken ekonomik yönden getirileriyle götürülerinin de hesabı kitabı hiç yapılmadıydı!
Dahası kapıların açılması iki halkın birbirlerinin bölgelerine gelip gitmeleri, Kuzey’deki işçilerden bazılarının Güney’de çalışacağına dolayısıyla bunun ne gibi sorunlar yaratabileceğiyle, faydalarının ne olacağı üzerinde de düşünülmediydi..
SADECE, bazı siyasiyelerle Sivil Toplum örgütleri kapıların açılmasıyla birlikte iki toplumun kaynaşacağını, bunun da çözüme katkısı olacağını düşünürlerken, bazı ticaret erbabı da o taraftan Kuzey’e gelecek olan Rum müşterilerin yapacağı alışverişleri gözlediydi…
İtiraf etmeliyiz, doğrusu Rum tarafı da o tarafa alışverişe giden Türk müşterilerden bayağı memnundu…
…Bugüne dönüyorum: Tutun ki eğer virüs belasına bulaşılmasaydı Sn. Akıncı ile Anastasiadis hâlâ görüşmek için birbirlerinin nabızlarına tutmaya devam ederlerken… Türk işçiler Güney’deki işlerinde çalışmaya.. Güney’den Kuzey’e, Kuzey’den Güney’e Türk ve Rumlar gidip gelmeye.. Kuzey’deki Türkler Rum’un Larnaka Hava Alanından üçüncü ülkelere uçmaya.. Hastalarımız Güney’deki bazı hastanelerden yararlanmaya.. Paskalya dönemlerinde dini bütün Hristiyanlar Kuzey’deki kiliselerde ibadet etmeye… Devam edeceklerdi..
Üstelik KKTC çarşı pazarlarında yaratılan monopole karşılık, “Güney’deki fiyatlarla Kuzey’dekilerin kıyasında “tüketiciden yana faydasıyla rekabet de yaşanacaktı!..
Bunları neden yazdım: BİR: Koronavirüs de gösterdi ki adadaki Türk ve Rum halklarının birbirleriyle ilişkileri, azıcık çekiştirilse hemen kopacak kadar ince bir ipliğe bağlıdır..
İKİ: Şöyle ki tüm adayı tehdit eden virüs karşısında bile işbirliği yapamayacakları… Sınır kapılarını açılamayacakları… Güney’de çalışan işçilerin işlerine dönemeyecekleri… Cumhurbaşkanlığı düzeyinde bile iki tarafın tüm adayı ilgilendiren sorunları görüşüp çözüm üretemeyecekleri… Gerçeklerde!
ÜÇ: Yani çözüme bu kadar uzak iki bölgeyiz..
DÖRT: Fakat çözüme o kadar da büyük ihtiyaç duymaktayız..
BEŞ: Anastasiadis’in dudakları arasından çıkacak tek kelimeyle siyasi eşitliğimizi kabul etmesi halinde çözümün yolunu açılacaktır…
Fakat hayır! Rum çözüm istemiyor. Tüm adanın egemenliğini istiyor! Virüs’ün yarattığı olaylar nedeniyle bunu bir kez daha anladık!
“ALİ ENİŞTEM: (ALİ EYUPOĞLU BİR VATANSEVER’İN SON YOLCULUĞU) (1)
Yıllar önce Bozkurt ve Halkın Sesi gazetelerinde Kıbrıs Türk halkının Ulusal direniş dönemlerini (bildiğim ve yaşadığımca) hatırı sayılır çoklukta yazdımdı. Kıbrıs Türk halkının tek yürek gibi çarptığı, şimdilerde çoktan unutulan “tek ulusal mefkûrede” nasıl mücadele ettiğini…
İşte 1958’lerde başlayan o dönemlerin günümüze kadar gelen “mücahitlerinden” biriydi eniştem Ali Eyupoğlu.. Geçen hafta 31 Mayıs’ta Mağusa’da doksan yaşında Allah’ın rahmetine kavuştu.. Kendisi gibi yaşlı ve genç mücahit arkadaşlarının da katıldığı törenle Mağusa mezarlığına gömüldü..
KİMDİ Ali EYUPOĞLU? Mağusalı Eyüp efendi ile Aliye hanımın oğluydu. Kardeşleri Mehmet ve Tansu kendinden çok önceleri oldüydü. “Ali enişte” dememin nedeniyse Afet halamın kızı rahmetlik Melek ablamla evli olmasıydı.
Ben Ali Eniştem, kardeşi Mehmet ve Tansu ile birlikte büyüdüm.. (İkisi de rahmetlik oldular.) 1958’lerde başlayan ulusal mücadelede pek olayları birlikte yaşadıktı..
…KAÇ gündür ”rahmetlik Ali Eyupoğlu’nu bir kez daha yazmalıyım, anlatmalıyım” diye düşünüyordum. En azından ahde vefada mücadele tarihine düşen bir “not” olur diyordum.
…ÇOK kısaca “Ali Eyupoğlu ilkokuldan sonra İstanbul’daki akrabalarının yanına gittiydi. (galiba 1948 ler falan olmalı.) Orada bir Ermeninin yanında “elektrik elektronik” işlerini öğrendi Mağusa’ya döndükten sonra Surlar içinde İstiklal Caddesindeki hanaylı evinin altını dükkâna çevirdi. Uzun yıllar o dönemlerde “lambalı” olan radyoları tamir etti…
…Kısaca ekmeğini taştan çıkaryıyordu ki 1958’lerde EOKA’ya karşı kurulması zorunlu hale gelen TMT’nin Maağusa sorumlusu binbaşı “Şefik Karakurt” (“Kaya bey” kod adıyla biliniyordu) “müfettiş” gibilerinden bir görevliymiş” gibi faaliyetlerine başladıydı.. İlk yeminli TMT mensupları (hep rahmetlik oldular) Burhan Nalbantoğlu, Mustafa Türkoğlu, Mustafa Cavit’ti..
Ali Eyupoğlu da sonradan yemin ettirilerek Teşkilata katıldı.. Görevi evinin üzerindeki hanayda bulunan telsizle Ankara Harp Dairesiyle direkt temasta bulunmasıydı. (Parantez içinde yazayım. Mehmet Eyupoğlu’yla sonradan dünür olan Şeyh Nazım da Mağusa’ya geldiğinde Eyupoğulları’nın akrabası olduğundan o hanayda kalıyordu… Fakat TMT ile ilgili bildiklerini ölene kadar sır olarak sakladı kimse bilmedi!)
Ali enişte’nin (öyle hitap ederdim) diğer bir görevi de uygun evsaftaki kişileri yemin ettirerek TMT’e kaydetmesiydi… FAKAT önemli bir görevleri daha vardı. TMT’ci arkadaşları Ekrem Atlı, kovan beyi Mustafa Cavit ve adlarını bilmediğim diğer bazı TMT’cilerle gizlice Türkiye’den gönderilen silahları, eski adı Bladanisyo yeni adı Balalan köyü açıklarına kadar yaklaşan motorlu balıkçı teknelerine kadar yüzerek sahile kadar getirmeleriydi.
Bir defasında silah taşıyan gemi İngiliz devriyesi tarafından yakalanmış kendi kendini batırmıştı…
(ANLATIMIMA yarın da devam edeceğim ama bir kez daha vurgulamak istiyorum. Türk halkı bu adada varlığını bir rastlantı sonucunda değil; kan tere batarak, savaşarak, şehit olarak korudu.. Öyle sürdürdü savaşımını. Bunu özellikle yazıyorum. Varsın gazete köşesinde kalıversin.. (inşallah olmaz ama) bakarsınız bir gün okuyanlara da lazım olur!
































