Avrupa Birliği dünyanın görüp göreceği 28 ülkelik en büyük “koalisyonlarından” biridir. Sınırları içinde iki etnik halkın “koalisyonunun” bile dayanamayarak sonunda iki ayrı devlete ayrıldığı, Yugoslavya’da olduğu gibi beş parçaya bölündüğü, Çekoslavakya’daki gibi güle oynaya iki ayrı devlet oluşturduğu koalisyonlara nazire tutun ki Avrupa kıtasının o kocaman koalisyonu zaman zaman kriz geçirse de ibretlik bir abide gibidir!
Tabi biliyoruz: O krizlerden sonuncusu “mülteciler karşısındaki ırkçı tutumu” olmuştur! Bu konuda kendilerini affetmediklerini açık seçik itiraf ederlerken, yine de o mültecilerin sınırlarından içlerine dalmaması için “bekçiliği ile kapıcılığını” 3 milyar euro karşılığında Türkiye’ye bağladılar! Fakat AB’nin son dönemlerdeki asıl büyük krizi İngiltere’nin “üyelikte” kalıp kalmaması konusunda referanduma gitme hazırlıkları yapmasıydı!
Ne var ki Geçtiğimiz hafta sonunda AB ülkeleri liderleri Brüksel’de 48 saatlik uzun ve yorucu bir müzakere sonunda AB’den ayrılmasını önlemek için İngiltere’ye “özel statü” tanınması, daha doğrusu “yeni imtiyazlarla donatılması” kararını aldı…
Brüksel’deki bu zirve toplantısından sonra bir açıklama yapan İngiltere Başbakanı David Kameron bakın ne söyledi:
KAMERON’NUN TARİHİ AÇIKLAMASI: Kameron tanınan “imtiyazları” İngiltere’nin bir zaferi olarak nitelendirdikten sonra “yine de AB’de kalıp kalmayacağımızın son kararını İngiliz halkı verecektir” dedi ve şunları ekledi:
“Sırtımızı AB’ye dönmek çözüm değildir. Brüksel’i değil İngiltere’yi seviyorum. İngiltere Başbakanı olarak işim İngiliz çıkarlarını korumaktır. AB ile ilgili şüphelerim vardır ama bu Birlikten çıkmak için bir neden değildir. Ülkem reforme edilmiş bir AB’de daha güçlü ve güvenli olacaktır…”
GÖNLÜM İSTERDİ Kİ: Federasyon arayışlarına girdiğimiz bu dönemde Kameron’nun bu “ibretlik” açıklamasını Türk tarafı olarak “kopyalayıp” Kuzey Kıbrıs’a “yapıştırayımdı!” Özellikle şu cümlelerinin altını kalınca çizerek: “Brükseli değil İngiltere’yi seviyorum…” “İşim İngiliz çıkarlarını korumaktır…” Ve hatırlatayımdı:
KKTC Müzakerecilerinin birinci vazifesi Birleşik Kıbrıs efkârında Kuzey’deki Kıbrıs Türk halkını globalizmin tutkularında harmanlayarak Güney’e yamamak değil, Kurucu Devlet çıkarlarını en üst düzeyde savunmaktır…” Eğer yetmiş milyonluk nüfusu ile bir İngiltere yirmi yedi AB üyesi ülkeye “ben İngiltere’yi seviyorum” diyorsa biz de haykırabilmeliyiz: “Evet Güney ile bir federasyonda buluşabiliriz ama biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetimizi seviyoruz, onun çıkarlarını savunuyoruz…“
**********
TALAT-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ: (SİYASİ DESTEK TALEBİ NERDEN KAYNAKLANDI?)
Talat’ın Erdoğan’la görüşmesi su sorununun çözümü yolunda her halde bundan sonrası için “çözüm yollarının” açılması konusunda önemli bir aşamadır. Tabi nelerin konuşulduğunu, nasıl bir formül üzerinde uzlaştıklarını yahut uzlaşamadıklarını bilmiyoruz. Bu tip krizlere neden olan sorunları üst düzeyde müzakere etmenin kolay olmadığını biliyoruz. Bazan diplomatik dil yalınlaşırken bazen da yerini dobracılığa bırakır…
Sonuçta Talat görüşme konusunda “çok memnun oldum falan” yollarında nutuk irat etmedi. Olayı hamasete de dökmedi. Fakat şunu söyledi: “Sn. Erdoğan’dan siyasi destek istedik.”
Bugüne kadar “siyasi literatürümüzde” görülmeyen ifadelerden birisi oluyor bu “siyasi destek!” Çünkü öteden beri Türkiye KKTC’ye “yavrusu” gözü ile bakıyor. Öyle de olunca “iki ayrı devlet arasında söz konusu olacak “siyasi ilişkiler” yahut “destekler” çokluk telafuz edilmiyordu.
Oysa Sn. Talat ısrarla ve tabi öteden beridir KKTC ile TC’yi “Anavatan–Yavruvatan” değil; iki ayrı devlet ilişkileri vizyonundan değerlendirmektedir. Zaten su konusunu da Parti Meclisine getirip “suyu biz yöneteceğiz” kararını çıkartıp Hükümete empoze ederken, Yönetme yetkisinin KKTC’nin siyasi iradesine bağlı olduğunu vurgulamıştır… Son görüşmeden sonra ise Talat’ın Erdoğan’dan istediği “siyasi destek” olmaktadır. Bunun da Talat için anlamı şu olmalıdır:
İKİ AYRI DEVLET: “Biz KKTC ile TC aylardır TC’den akan suyun yönetimi konusunda bir uzlaşıya varamadık. Siz büyüksünüz, kudretlisiniz. Lütfen tavassutta bulunun da bu suyun yönetim mekanizması bizde olsun…”
Başka türlü düşünmek mümkün değildir. Çünkü istenen arabuluculuk değil TC’nin en yüksek makamının KKTC’nin çıkarları yanında yer alacak şekilde olaya müdahil olmasıdır..
Kabul da böylesi durumda Türkiye’nin de söyleyecekleri vardır. Mesela 2016-18 yıllarını kapsayan hâlâ imzalanmamış “Mali ve Ekonomik protokol!” Ki imzalanmadığı için TC’den para akışı durmuştur, bu ay memurlara eksik maaş ödemesi yapılabileceği bile söylenmektedir!
UZUN LAFIN KISASI: Türkiye’ye ille de “biat politikası” uygulanması gibi “acizliğin” dik alâsı olacak bir teslimiyetçilikten söz etmiyoruz! TC’yi memeleri sağılacak Hollanda ineği gibi de görmüyoruz! Fakat gitgide cemaat esamesine düşmüşlüğümüzde tüm sektör ve kurumlarla iflas ederken kendimizi “rüştünü ispat yollarında” TC ile savaşması gereken bir devlet olarak da görmüyoruz!
Daha açık ve net yazalım. Bir ayağımızın Güney’de olması ne adadaki varlığımızın ne de geleceğimizin güvencesi değildir! Tam tersine bir gün o ayağı Güney’de kırdırmak istemiyorsak Türkiye ile ilişkileri kavi tutmak zorundayız… Ki elini üzerimizden çektiği anda boşluğunu Güney dolduracaktır! Dolduracaktır da “nasıl?”
***********
KISACA TAKILDIĞIM: (ÇARESİZLİĞİN ANAFORUNDAKİ KKTC!)
KKTC’nin tüm devlet sektör ve kurumları ile tıkandığını, Koalisyon Hükümetinin geçici de olsa TC’nin para akışını da durdurması nedeniyle ödemeler dengesinin bozulduğunu, dövizin yükselmesi karşısında on binlerce yurttaşın dövizzede durumuna düştüğünü ve artık tüm bu sorunların yoğunlaşarak toplumu sıkboğaz ederken huzursuzluğa düşürdüğünü, bu huzursuzluğun da illegal olayları tetiklediğini görmezden gelemeyiz.
Artık yurttaş bankalardan aldığı kredileri ödeyemeyecek durumlara düşmüştür. Çarşı Pazardaki pahalılıkla elektrik faturaları cepler yakmaktadır. Ve Hükümet çok çaresiz bir görünümdedir bu görüntü ise yurttaşlara ayrıca müthiş bir güvensizlik vermektedir!
ÇARE? Yukarıdaki tüm çaresizlikleri fil kulesinden izlemiyoruz. Sonuçta biz de KKTC yurttaşıyız. Ve işte asıl facia diyoruz: “Bu feci çöküşün çaresi de yok, sonuçta tek çare yine Türkiye!”
































