Türkiye’nin KKTC’ye yönelik yeni açılımlarını yorumladığım dünkü yazımı bitirip gazeteye gönderdikten sonra bir süre sandalyede geriye doğru kaykılarak şöyle düşündüm:
“Neden son on beş yirmi yılda, karada, denizde, havada ve az zamanda; büyük başarılara imza atan her yönden bir büyük dünya devleti olduğunun ispatını çakan 83 milyonluk Türkiye 46 yıldır neredeyse İstanbul’un bir iki semti kadar bile olmayan Kıbrıs’ın Kuzeyinde hâlâ bozuk yollarla, alt yapı sorunlarıyla uğraşıyor?
TC-KKTC arasında var olduğu halde çalıştırılmadığı için hâlâ kıyı ticaretini yeniden canlandırmaya çalışıyor?
Neden kendi devasa kalkınmasına, köprülerine, dağları delip geçen tünellerine, denizlerdeki asma köprülerine… Karşın hâlâ ve 46 yıldır KKTC limanlarıyla hava alanını ilkellikle pejmürdelikten kurtarmak mümkün olmuyor?
Neden hastanelerimiz, okullarımız, hatta devlet dairelerimiz bile eksik ve döküm saçım?
Çok kısaca 46 yıl sonra bile neden Güney’e bakarken Kuzey vatanımızın pür’i melalini söyleyen halleri nedeniyle acı duyuyoruz. Hatta utanıyoruz!
Neden kurumlarımız dökülüyor? Neden küçücük coğrafyada bir dijital devlet oluş sorununu bile hallemedik?
Neden devletler sosyoekonomik kalkınmalarıyla lafazanlık ederlerken biz kumarı bir ekonomik sektör yapmak zorunda kalıyoruz?
Ve asıl facia: Neden yarım asır oldu olacak bu memlekette hâlâ ve sürgit bir TC’li KKTC’li tartışması var? Hatta husumet ve gafletle!..***
VE 1974 Barış Harekâtının o son gününü düşündüm: Her şey sonlanmış Mehmetçik Mağusa’ya vasıl olmuş, Yunan bayrakları indirilip gönderlere Türk bayrakları asılmış.
Ortadoğu’nun en turistik kenti Maraş bizim olmuş.. Dönümlerce narenciye bahçesi, dört yüze yakın irili ufaklı sanayi tesisi, onlarca köyler, kasabalar kentler bizim aidiyetimize geçmiş. Dönümlerce ekilip biçilen topraklarla…
Yeni bir vatanda yeni bir tarih yazılırken, yeni bir seferberlik başlatılmış…
PEKİ neden hâlâ yollarımız bozuk, akşamları karanlık! Neden hâlâ çarpık yapılaşmalarımız eksik okullarımız, hastanelerimizle uğraşıyoruz.. Hem de İstanbul’un bir semti kadar hükmü olmayan bir coğrafyada! Ve neden Güneye imrenerek bakarken hayıflanıyor, üzülüyoruz?
Neden bir tek ülke bile bizi tanımıyor? Koskoca dünyada Malta kadar bile olamamışız! ***
BU serzenişlerimiz elbette yeni değildir. Ancak Türkiye karşısında kendimizi siyasi yönden ayrı bir Türk devleti olarak niteler ve ilişkilerimizi “anavatan-yavruvatan” değil; anlaşmalara, protokollere dayanan prosedürler çerçevesinde sürdürürken; bkıyoruz ki bir yandan da çözüm arayışlarında Güney’deki Rum yönetimi ile oluşturacağımız “federasyonu” savunmaktayız!..
Ki öylesi bir federasyonu Rum tarafının kabul edebilmesi için Türkiye’nin garantörlüğünden, dolayısıyla vesayetinden vaz geçmemiz gerekir! Adadaki askerlerinden üslerine, bir kısım TC’lilerin adayı terk etmelerine varıncaya kadar da Türkiye’den ayrı gayrı olmamız federasyonun şartlarından olur!
Bunlar zaten biliniyor. Unutulanlar Annan planıyla (ki “evet” dediydik) Grans Montana’daki müzakerelerin tutanaklarında da vardır..
Kısaca federasyon ahkâmında Türkiye’den kopmayı bile göze alırken ve 45 yıldır müzakere masasında federasyonu tartışırken; yukarıda yazıp vurguladıklarımı, serzenişte bulunup “fakat neden ama” dediklerimin cevabını kim verebilir?
Hem de geçen hafta KKTC-TC arasındaki o müthiş trafik yoğunluğunda, Türkiye’nin bir kez daha hem cebimize 3 milyar lira koyması hem de Ticaret Bakanını Lefkoşa’ya göndererek TC-KKTC arasında kıyı ticaretinin başlatılmasına yönelik çalışmalar için düğmeye basmasına karşılık!
Dahası ilk kez Türkiye’nin başı çektiği 11 ülkenin üye olduğu “Dünya Ekonomik İşbirliği Teşkilatına” çağrıda bulunan Erdoğan’ın üye ülkelerin KKTC ile işbirliği yapmaları ricasında bulunmasına rağmen..
Yani ne? Türkiye zaten KKTC’i adada ayrı bir “devlet” olarak lanse ediyor..
***
BİZSE hâlâ “nasıl bir çözüm” konusunda bile görüş birliğine varamadık!
Öte yandan gerçekleşmesi için Türkiye’nin Kıbrıs adası ile ilişkisinin kalmaması yada çorap ipliğine bağlı olması koşulunda yoğrulup çözüm şekli verilmeye çalışılan “federasyonun” desteklenmeye devam edilmesi de toplumumuz yönünden Türkiye’ye karşı bir başka siyasi sorunumuz oluyor!
Pekala sormaz mısınız? Bu siyasi koşullar ortadayken yoksa Ankara’dan çok şey mi istiyoruz?”
***
KISACA TAKILDIĞIM: (DÜN KADINLAR GÜNÜYDÜ?) İzleyip sezinlediğimce dozu düşük de olsa Türkiye’ye paralel, adı “kadına şiddet” başlıklı bir sızlanma da bizde vardır.
Bu konuda ne kadar ciddi araştırma yapıldı bilmiyorum ama o “şiddeti” çağrıştırması gereken büyük orandaki “boşanmalar” ispatı olabilir..
Nitekim artık benim için de “kadınlar günü” boşanmaların yoğunluğunu çağrıştırıyor! Tutun ki müthiş bir sosyal yara!
Bazı boşanma olayları sonrası olayları görüyor, tanık oluyorum. Küçücük çocuklar anlam veremedikleri ayrılıklar nedeniyle haftanın belirli günlerini anne babalarına taşınmakla geçiriyorlar!
Kapı önlerinde mahkeme kararlarına karşın çocuğu verip vermeme konusunda ana babalar yanı sıra ailelerin de kavga ettiklerini görmüşlüğüm var.
Ki evlendikten hemen sonra başlayan karı koca kavgalarının çok kolaylıkla ayrılığa kadar varması da artık sosyal yaralarımızdan biri oldu! ***
BU sorunların çeşitli nedenleri de olsa en önemlisi şu olmalı. Erkekler için kadın yani karısı, tanışma sevişme günlerinde erkek tarafından bir kraliçe muamelesi görürken; evlilik sonrasında sadece evinin temizlik tertibinden yemeğine.. En az çocuğu kadar ilgi bekleyen kocasıyla ilgilenmeye.. Ve arada o tanışma günlerinin gezip tozulan, eğlenilen günlerin hasretinde kalınmışlıkta; bakarsınız ki bunalım günleri başlamış!
Cicim günleri bitmiş, sorumluluklar artarken, “işsizlikleri” kadarıyla çalışan karı koca sorunları da baş göstermiş!
Haa! kadına taciz, dayak mı? Sonuç ortada: Eğer yetişmekte olan çocuklarımızla gençlerimiz, aileleri öğretmenleri tarafından sadece matematik, yabancı dil gibi öğretilere yönlendirilir, ötesi tüm toplumsal değerlerle “yurttaşlık görevleri” gibi ileride bir topluluk birlikteliği yaratılırken etik ve ulusal tarihi unsurlar dışlanırsa; yetişen gençlerin duyguları da ancak o kadar olacak!
Oysa insanların sadece midesi, beyni değil. İnsanı insan yapan duygularıyla onları besleyen etik, ulusal, hatta dini unsurlarla harmanlanmış öğreti ve geleneksel alışkanlıklara da ihtiyaçları vardır.
“Kaybedilenler” işte bu değerlerimizdirler. Yitip gittiler mi tutun ki yarattıkları boşluklarını genel bir tanımlamada “kadına şiddet” doldurmakta.. Kısaca değiştikçe sorunlarımız artıyor..
































