Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’yi 90 milyon Euro tazminata mahkum eden kararı can sıkıcı…
Karar hakkında KKTC ve Türkiye’den gelen “hukuk dışı ve uygulanamaz” tepkilerini bir yana koyalım. Daha doğrusu işin hukuki yönünü konuyu iyi bilen uzmanların değerlendirmesine bırakalım…
Yalnız şunu atlamayalım. Bu dava 1994’te açıldı. 2001’de de esas karar açıklandı. Sadece ceza hükmü sonraya bırakıldı. Ve ceza hükmünün açıklanması için ise aradan tam 13 sene geçti…
Unutmayalım ki, 1974 bir savaş ortamıydı. Ölüler de, kayıplar da karşılıklı oldu. Aradan geçen onlarca yıl sonra bugün Kayıplar Komitesi’nin çalışmalarıyla, her iki taraftan da yüzlerce kayıp ortaya çıkıyor.
Cezanın 60 milyon Euro’luk aslan payını alacak olan Karpaz’da yaşayanlar ise bana göre belki de savaştan en az zarar görenlerdir. Çünkü yüz binlerce kişi Kuzey’den Güney’e, Güney’den Kuzey’e göç ederken onlar, bu travmayı yaşamayan bir azınlık olarak hayatlarına devam ettiler… Olayın bir diğer önemli ve üstünde durulması gereken yönü ise benzer maddi ve manevi kayıpları 1878’den itibaren Kıbrıs Türklerinin de yaşamış olmasıdır. Ne yazık ki, bunun hesabını biz hiç sormadık… Olayın sadece siyasi olduğu görüşüyle, hukuk tarafını hiç ileriye götürmedik. 1974’ten sonra da statükoyu kalıcı olarak gördük ve geçmişten kaynaklanan haklarımızın çok da fazla peşine düşmedik. Bu da bizim en büyük çelişkimiz ve hatamız oldu…
Yıllardır Avrupa’da aleyhimize alınan onlarca karara karşın bizlerin ne yaptığının sorgulanması şarttır. Politika değişikliğine gitmek için zaman asla geç değildir. Niye bunca yıldır haklı olduğumuz konuları anlatmakta bile zorlanıyor veya bunu beceremiyoruz. Yıllardır alınan kararları yok sayıp, kafamızı kuma gömerek ne elde ettik ki?.. Ama diğer taraftan Rumlar, boş durmadılar. Tanınmanın da verdiği avantajla, AİHM’i her fırsatta kullandılar ve istediklerini almayı da başardılar…
Özellikle de 1963-74 arası yaşananları yok saymak, sorunun 1963’te değil de 1974’te ortaya çıktığını kabullenmek, Kıbrıs Türk halkına karşı yapılan büyük bir haksızlıktır…
Gelelim bugüne…
Ne yazık ki alınan kararın, iki toplum arasında yürütülen görüşmeler ve çözüm için harcanan çabaları olumsuz yönde etkileyeceğini söylersek yanlış bir değerlendirme yapmış olmayız. Resmi ağızlardan yayınlanan demeçlerde her ne kadar “bu karar süreci etkilemez” dense de, etkileyeceği kesin…
Özellikle Türk tarafında, kararla ilgili ilk tepkiler ortaya çıkarken, zamanlamasına vurgu yapılması olumsuz etkileyeceği yönünde ortak bir kanıyı işaret ediyor…
Bir başka iddia ise, AİHM’in verdiği bu karar ile Türkiye’yi Kıbrıs konusunda köşeye sıkıştırmak ve olası bir al-ver sürecinde Türkiye’nin elini zayıflatmak ve tavize zorlamak olduğu yönünde… Özetle bu kararla ilgili söylenecek tek şey, en azından bu yönüyle siyasi olduğudur…
Artık daha gerçekçi ve uluslararası hukuku da zorlayarak, engelleri kaldırmanın zamanı gelmiştir. Duygu sömürüsü ve mağdur edebiyatı yaparak Dikilitaş’ın etrafında dönerek bir yere varamayacağımızı kafamıza iyice sokmalıyız. Dünya Dikilitaş’tan ibaret olmadığı gibi, bu şekilde ne hak aranır, ne de bulunur…
Dün bir çok açıklama okudum. Ancak ne yalan söyleyeyim, en gerçekçisi, Serdar Denktaş’tan geldi. Denktaş’ın “Masada bile oturmamalıyız” çıkışı dışında söylediklerine katılmamak elde değil.
Bakın ne diyor Serdar Denktaş: “Yağmuralanlıların açtığı davayı ve daha birçok Kıbrıslı Türk’ün açtığı davayı ‘zaman aşımı’ gerekçesiyle reddeden aynı mahkemenin bu kararını ‘doğru’ bulup hala daha kendi kendimizi sorgulamak ne demek? Kimliğimizi korumak adına verilen onurlu bir mücadeleyi televizyon ekranlarında ‘isyan’ olarak genç nesle aktarmak nasıl bir düşünce yapısı… Uyanmamız lazım… AB kurumlarına nasıl güveneceğiz? Haklarımızı bu birliğin kurumları karşısında nasıl koruyacağız? Çözüm görüşmelerinin sürdüğü bir dönemde böyle bir kararın ne anlama geldiğini ne zaman düşüneceğiz? Böyle bir dava da bile Türkiye’nin haklarını korumaktan aciz Avukatlar kim? Ve daha birçok soru…”
Kimse kimseyi statükoculukla ya da Rum yanlılığıyla suçlamasın. Bu yıllardır süren kör dövüşünden, hamasetten başka bir şey değildir ve bizi hiçbir yere götürmez.
Bugüne kadar masa başında kaybetmek kaderimiz oldu neredeyse. Bunu tersine çevirmek adına hiç olmazsa bundan sonra diplomasiyi kuralına göre oynamaya karar vermek zorundayız.
Hem biz, hem Türkiye…
YERİN KULAĞI VAR
OLMADI AİHM:
AİHM’in Mutlu Barış Harekatı’na yönelik 90 milyon Euro’luk ceza kararı ile tarihe “Kayıp Otobüs” olarak geçen katliamın yıl dönümünün aynı tarihe denk gelmesi oldukça ilginçti. Çözüm için müzakerelerin devam ettiği bir dönemde, bir tarafı mahkum etmek, yaşanan süreç için olumlu bir adım olmadı…
DAHA NE YAPALIM:
Rum Yönetimi Başkanı Anastasiadis, Esra Aygın ile yaptığı röportajında, “Türkiye’ye veya Türk tarafına karşı güven tesis etmeye çok büyük önem veriyorum. Çözüm için, öncelikle bu güveni tesis etmeliyiz” demiş. İyi de Türk tarafı olarak daha ne yapmalıyız söyler misiniz? Sırf siz güven duyasınız diye yapmadığımız kalmadı. Gün geldi Türkiye’ye bile tepki koydu bazı örgütler ama anlaşılan, hala daha sizi tatmin etmeyi başaramadık. Peki ama biz size güveniyor muyuz acaba, hiç düşündünüz mü?..
TEPKİLERİNİ ÖĞRENDİK:
Önceki günkü yazımızda, siyasilerin Avrupa Parlamentosu seçimleri konusunda sessiz kalmalarına dikkat çekmiştik. Dün baktık, TAK bir bir hepsinden görüş almış. İyi olmuş, bir anlamda konuşmaya zorlanmışlar. Özellikle Başbakan’ın “Güney’de AP için yapılacak seçim, Kıbrıs Türk halkının toplumsal haklarını koruyan bir yaklaşım değildir” sözleri anlamlı. Serdar Denktaş ile Hüseyin Özgürgün’ün bu seçimlere Kıbrıslı Türk adayların katılımını görmezden gelmeleri ise şaşırtıcı. Tepkisiz kalmanın bedelini bir kez daha ödemeyiz inşallah…
“EVİMİN DUVARINA ASACAĞIM”:
UBP’li bir belediye başkan adayının canı, parti içinde dönen dolaplardan öylesine sıkılmış ki, “intikam” almak için Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bekliyormuş. Söz konusu adayın yakın çevresine, tepki olarak “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Eroğlu’na karşı çıkacak aday kim olursa olsun, büyük boy posterini evimin duvarına asacağım” dediği iddia ediliyor…
POLİTİKA BÖYLE BİR ŞEY:
Daha düne kadar kol kola, aynı davayı savunanlar, konu koltuk oldu mu nasıl da verip veriştiriyorlar birbirlerine. Dün, can ciğer kuzu sarması, bugün düşman kardeşler. Daha meydanlara inmeden birbirlerine demediklerini bırakmayanlar, yarın meydanlarda kim bilir neler neler söyleyecekler. Politika dedikleri böyle bir şey olsa gerek…
ŞEYH NAZIM SOKAĞI:
Lefke Belediye Başkanı Mehmet Zafer, Dergah’ın bulunduğu sokağa Şeyh Nazım adının verileceğini açıklamış. Yerinde ve güzel bir düşünce. Olması gereken… Ancak seçimler öncesinde popülizm amaçlı olduğu hissi veriyor. Keşke karar seçim sonrasında alınsa…
ZİRVEDEKİLER
LTB Meclisi: Lefkoşa Türk Belediyesi Meclisi 1 yılda 231 karara imza atmış, bunun 200’ü oy birliği ile alınmış. İşte bu güzel haber. Tüm partilerden üyeler, siyasetin ve siyasetçinin baskılarından uzak; sırf partisel tutumları için zıtlaşmak yerine, kentin çıkarı için demokratik kararlar verebilmişler. Demek ki, istenirse oluyormuş…
DİPTEKİLER
Hamaset: Hem milliyetçi kesim, hem de karşıtları için geçerli… AİHM’in kararı yine hepsini yağ gibi ortaya çıkarttı. Bir taraf karara ve davacıya lanetler yağdırmayı seçerken, diğer taraf da davalıya ve dolayısıyla kendi kendine aynısını yapıyor. Ne biri ne öteki. Böyle bir karar karşısında, başarısızlığımızı sorgulayalım, ne yapılması gerektiğini de tartışalım, ama hamasetle değil, akıl yoluyla… Gerçek toplumsal çıkarlarla, sanal olanları karıştırmadan…
































