21 Aralık 1963 “Kanlı Noel”ini kaç kez yazdım? Tutun ki kabaca bir hesapla 40 defa… Demek ki Kırk yılda kırk defa gazete köşelerinde “Kanlı Noel”i anlattım…
Yazılarımla ilgili bir arşivim yoktur. Aziz Nesin’in söylediğince “en iyi fıkra yazısı okunduktan sonra çöpe atılandır” lafına nazire, benim için de “Köşemden” ayazlattığım yazılarımın kıymet’i harbiyesi en kabadayısından bir günlüktür!.

Buna karşılık işte böylesi “21 Aralık 1963’ler” gibi Kıbrıs Türk halkının “mücadele tarihine” kazınmış ve bir dönüm noktası olarak yerini almış olayları unutamadığımız için olmalı, zamanı ve günü geldiğinde tekrar tekrar anlatır, yazarız… Tutun ki kırk yılda kırk defa…
NEYDİ “KANLI NOEL?” Tabii ki bir “başlangıç” değildi. “Son” da değildi. Rum-Yunan ikilisinin bugün de devam eden iki asırlık “Meğalo İdea” sürecinin arasına sıkıştırdığı “kanlı saldırılarından” biriydi… Ancak bu saldırılardan çok daha önemli olan “Akritas Planı’ydı!” Bu plan hem Rum ve Yunan ikilisinin Kıbrıs Cumhuriyetini yıkıp adayı resmen Yunanistan’a bağlayacak “Enosis”i gerçekleştirmelerine yönelik tasavvurlarıydı hem de ırksallıklarının acımazsızlığında ayazlattıkları ibretlik vesikasıydı!”
İŞTE AKRITAS PLANI’NIN HAZIRLAYICILARI: Başkan, “Akritas” kod adıyla Polikarpos Yorgacis! Başkan yardımcısı Thassos Papadopulos! Askeri harekâttan sorumlu milletvekili Nikos Koçiş! Kurmay daireleri Başkanı Glafkos Kleridis!
Dikkatinizi çekerim: Kıbrıs adasını felâketlerden felâketlere sürükleyen bu insanlar Rum halkı tarafından ulusal kahramanlar olarak takdis edildiler! ESAS AMAÇ ŞUYDU: Kıbrıs Cumhuriyeti yıkılacaktı… Bunun için de hem içte hem dışta yeni bir siyasi mücadele başlatılacaktı… Esas amaç zaten Makarios’un Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda 13 maddelik değişiklik yapmak istemesi ile ortaya çıkan krizi genişletip büyüterek, kendilerinden yana “değişiklikleri” gerçekleştirmekti… Bu Anayasal değişikliklerle daha çok haklar kazanmak kazanılan haklarla da Kıbrıs adasına egemen olacakları bir yeni anlaşmaya gitmekti…
Kısaca “ihtiyatlı” davranıyorlar, Garantör ülkeleri ürkütmeden hareket ediyorlardı. Asıl önemlisi, eğer bu plan yani “a” planı tutmazsa, “b,c,d” planlarını da devreye sokarak yaratacakları “emrivaki” ile adayı yutmayı hedeflemiş olmalarıydı…
Ancak iyi hazırlanmış Akritas Planı uygulamada tutmadı! Dünyaya Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının neden “çalıştırılamadığını” anlatamadılar! Yani Akritas Planı’nın siyasi yanı Rum tarafını töhmet altında bıraktı. Üstelik Ankara’nın tepkisi de büyüktü…
DOLAYISIYLA SİLAHLI SALDIRIYA GEÇTİLER: Yani “b, c,d” planlarının alternatifleri ile stratejilerini devreye soktular. Bunlar da özetle şu eylemleri içeriyorlardı: Ani saldırı ile Lefkoşa’yı zapt etmek… Kenti beş bölgeye ayırdıklardı. Her kesim için de bir sorumlu Komutan atadılardı… (Burada teferruatı ile anlatmak mümkün değil. Meraklısı Akritas Planı’nı okumalıdır çünkü gerçekten ibretlik bir askeri plandır…”
İLK OLAY: Lefkoşa’nın Tahtakale’sinde başlatılır. Bahane sıradandır fakat hedef çok ciddidir… 20 Aralık 1963 gecesi Şoför Zeki Halil ve Cemaliye Emirali bir Bahane ile öldürülürler… Nikos Samson da saldırıların öncülerindendir… Yunan Alayı resmen bu saldırılarda yer alır… Küçük Kaymaklı düşer… Durum vahimdir… Çünkü dalgalar halinde peşi peşine gelişen saldırılar Lefkoşa’nın Türk mahallerinde dalgalar patlamaktadır…
24 Aralık 1964’te Türkiye Hükümeti özel toplantısının ardından savaş uçaklarını Lefkoşa üzerinden alçak uçuşa geçirir… Rum-Yunan Kuvvetleri geri çekilirlerken İngiltere devreye girer… Ve ilk kez adada İngiliz askerlerinden oluşan “Barış Gücü” göreve başlarken (4 Mart 1965’te) yine ilk defa Lefkoşa’da Yeşil Hat oluşturulur…
VE 1967 “NORMALİZASYONUNA” KADAR OLAYLAR DEVAM EDER: Tüm Türk bölgeleri Rum ve Yunan askeri birlikleri ile milis güçleri tarafından sarıldıydı… Nefes almak bile zorlaşıyor, eli silah tutanlar “mücahit” olarak can mal güvenlikleri için mevzilerde nöbete duruyorlardı… Yüz üç karma köyden en az 25 bin Türk, çoluk çocuk, yaşlı insanlar, yollarda bellerde kırılarak Türk bölgelerine göç ederler… Yokluk sefalet sürmekte, yeni doğan bebeler süt ve en temel gıda maddelerini bulamamakta, beslenememektedirler… Rum çividen tahtaya, yangın söndürücülerinden araba lastiklerine kadar elliye yakın maddenin Türk bölgelerine girişini yasaklarken kuş uçurtmuyordu…
Bu eza ve cefa yani “esaret yılları” 1977’deki Geçitkale çarpışmaları ile son bulur. Ve normale dönüş başlar ki o “döneme” de “normalizasyon” deriz… Ne biçim normalleşme olduğu ise 1974 Barış Harekâtıyla cevap bulur! Şimdi bir daha soralım:
“KAYIP YILLARIMIZIN” FATURASINI KİM ÖDEYECEK?
Geçen gün Hristofyas öldürülen, katledilen, tecavüze uğrayan insanlar adına “Türk ve Rum tarafları karşılıklı olarak özür dileyelim” önerisinde bulunduydu!
Bu kadar basit midir? Mehmet Akif’in de ayağına basmışlar. Basan kişi anında “pardon” deyivermiş. Akif hemen mısralaştırmış olayı. “…Değil mi ki çıktı şu pardon, eşeklik oldu mübah!”
Yak yık, öldür toplu mezarlara koy, Türk’tür diye göç yollarında telef et, dört yıl tüm Türk mahallerini, köylerini kentlerini abluka altında tut, yaşam haklarından mahrum bırak… Sonra da “pardon” de!
1974’ü yarat! Adayı kan ateşlerde boğ, jenosit hareketi ile Türkler’in kökünü kazımaya kalkış, sonra da “gelin karşılıklı özür diyelim” de! Arif Hasan Tahsin ne derdi: “Benim kaybedilmiş otuz yılımın hesabını kim verecek?”
Ve benim Rum saldırıları nedeniyle birer birer yıkılan hayallerimin arkasında bıraktığım bir daha onarımları mümkün olmayan harabiyetleri bundan sonra kim telafi edecek? Hâlâ devam eden izolasyonlar nedeniyle insanca yaşam hakkı elinden alınmış Türk halkının hak ve hukuk kayıplarının hesabını kim verecek?
Özür dilemek yeter mi ki? Rum savaş suçluları ile teröristlerinin Askeri mahkemelerde yargılanıp cezalandırılmaları gerekirken, Rum halkının “ulusal kahramanları” ilan edilmelerinin vicdanlarımızı titreten yaralarını kim sarıp iyileştirecek?
“FAKAT SİZ DE YAPTINIZ DEMEK DE KOLAYDIR!” Bumerang gibi! Lafa laf! Nitekim bunları hatırlattık mıydı cevap hazırdır: “Ama siz de bize yaptınız!” Ne yaptık? 1974’de ve en nihayet asırlardır canımızı çıkartmak için boğazımızı sıkan, yüreğimize kurşun yağdıran, evlerimizi barklarımızı ateşlere veren, bizi göç yollarına salan, çukurlara gömen o “ellerinizden” kurtulmak için ne yapmamızı beklerdiniz? Kuzey’e, güneşleneceğimiz safiye yeri olsun diye göç etmediydik! Bize “ya kırk satır ya kırk katır” seçeneğinden başka tek seçenek bırakmadığınız için toplandık bu coğrafyada. Ki hâlâ bu kez de “bizi Kuzey’den nasıl süreceğinizin” mücadelesini veriyorsunuz! Size neden inanalım, niçin güvenelim? Bir yeni Kanlı Noel, bir yeni 1974 harekâtı yaratmak için mi?
Kısaca özür dilemeniz de yetmez! “Ana, Mesih kutsal ruh” affetsin sizi!
































