Çiçek sever misiniz? Ben çok severim ama ben bakmadığım sürece. Bu nedenle bana çiçek hediye alınması beni yıllarca hep tedirgin etti. Aslında tedirginlik olduğunu yeni fark ediyorum. Uzunca bir dönem benim için hoşnutsuzluktu bunun adı. Yanılmışım… Yıllarca ‘Çiçek sevmem ki ben’ diye kendimi kandırmışım.
Geçenlerde klinikteki çiçeklere bir göz attım. Ne de güzel yaşanılır kılıyorlardı ortamı. Her biri ayrı nitelikte idi hepsi çiçek olsa da. Her birine göstermemiz gereken özen ve bakım şekli de farklı oluyordu böylece. O noktada anladım ki ya almak istemediğim sorumluluktan ya da çiçek bakımını bilmediğim için ola gelen sonuçtan dolayı çiçeklerle arama mesafe koymuşum. Bakmayı bilmediğim (ve öğrenmenin sorumluluğunu almak istemediğim için) için günün sonunda hep solduruyordum bana gelen çiçekleri. Şansı olan, yerini seven varsa yaşıyordu. Onları yaşatamıyor olmakla ilgili kendimde hissettiğim hoşnutsuzluk hissini ise çiçeklere yansıtıyordum. Adı da ‘çiçekleri sevmiyorum’ oluyordu.
Ya da bir dönem orkide benim için çok özel bir çiçekti. Onu yaşatmak için elimden geleni yapar, gerekli bilgileri toplar ve ilgim olduğu sürece de yaşatırdım. Aslında orkideye yüklediğim anlam sonucu çaba gösteriyor ve gösterdiğim çaba sonucu o canlının doğasını kendime başarı olarak mal ediyordum. Düşünüyorum da insan olarak farkında olmadan ne kadar benmerkezci yaşıyoruz.
Şimdi bu kadın neden bunları anlattı? Tıpkı hayatımıza giren, girmeye çalışan insanlar gibi değil mi hikaye sizce de? Ya da bizim hikayemiz değil mi bu?
İnsan sever misiniz desem artık çoğu insan ‘hayır’ diyecek noktaya gelmiş durumda ama; yine de insansız olmuyor bunu biliyoruz artık. İnsanın sorumluluğunu almayı sevmiyoruz aslında. Aynı kişiler olarak bizler, söz konusu ilgi duyduğumuz, hayatımızda kalmasını istediğimiz biri oldu mu da her türlü özeni gösteriyor, fedakarlığı yapıyoruz ama. Ancak sıkıldığımızda, sevgimiz/ilgimiz bittiğinde ya da artık o orda duruyor hiç gitmez dediğimiz noktada tüm özeni bir kenara bırakıyoruz. Ve özensizlikle, ilgisizlikle, bencillikle karşımızdaki insanı susuz bırakmaya başlıyoruz. İşte sonra o insan da insan sevmiyorum demeye başlıyor. Yani insan başka bir insan tarafından kırıldığı, verilen sözler tutulmadığı noktada kandırıldığına inandığı, değersiz hissettirildiği için bu kez insan sevmez hale geliyor.
Çiçekler dedik, hepsinin dokusu, kokusu, bakımı ayrı ama en nihayetinde hepsi çiçek. İnsan da öyle aslında. Hepimiz insan olsak da hepimizin görmeyi beklediği ilgi, arzuladığı sevilme şekli, olumlu-olumsuz etkileneceği şeyler farklı. Ancak bizim çiçeklerle kıyaslandığında onlara göre büyük bir avantajımız var; ‘Konuşabilmek’! Konuşup; ihtiyaçlarımızı, bize iyi gelen-gelmeyen şeyleri hatta biten sevgimizi dile getirebilme şansımız var. Çoğu insan ne yapıyor peki? Kendini ifade etmeyerek ya sulanmayan bir çiçek gibi bir köşede küserek kendini soldurmalarına izin veriyor. Ya da artık ilgisini yitirdiği bir çiçek gibi karşındaki insanı kendi haline terk ediyor.
Ve bu noktada konuşup anlaşabilmek avantajını günün sonunda büyük bir dezavantaja çevirmiş oluyor: Kavgaya!
Bu kavgaların çoğu nedeni de, genellikle almaktan kaçtığımız sorumluluklar oluyor. Tıpkı benim bakmayıp soldurduğum çiçeklerde, kendime karşı duyduğum memnuniyetsizlik hissini çiçeğe yansıtmam gibi… Hep söylediğimiz gibi karşımızdaki şey ne olursa olsun, bizim aynamız. Bizde yarattığı hisler bizle ilgili. Bizdeki yaşanmışlıklarla, kendimize biçtiğimiz değerle, rollerle ilgili. Yani bir insanın davranışları sizde yetersizlik hissi uyandırıyorsa bu sizin kendinizi yetersiz görmenizle ilgilidir. Aksi halde size karşı olumsuz bir tutum olduğunu algılar ve olumsuz bir duyguya kendinizi esir etmeden mesafenizi koyarsınız zaten. Ancak ortada bir duygu varsa bu sizindir!
Ve son olarak çiçekler gibi insanların da tek bir tip olmaması aslında dünyayı daha yaşanılır kılan şeydir belki de… Ne dersiniz?
































