Prof. Dr. İlber Ortaylı, son dönemde hem Galatasaray Üniversitesi’ndeki öğrenci protestolarına müdahalesi hem de Kıbrıs’taki sert söylemleriyle entelektüel kimliği ve kamusal sorumluluğu açısından ciddi eleştirilere maruz kaldı.
Bu olaylar, Ortaylı’nın sadece akademik kişiliğini değil, aynı zamanda bir entelektüelin davet edildiği veya bulunduğu yerin ideolojisine uygun davranma eğilimi gösterip göstermediği sorusunu da gündeme getirdi. Bu tür bir “uyumluluk,” bilimsel, akademik ve insani açıdan asla kabul edilemez bir durumdur.
Ayrıştırıcı Dil ve “Zamanın Ruhuna Uyumlanma” Endişesi
Kıbrıs’ta Bir Entelektüel Krizi
Kıbrıs’ta bulunan Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın davetlisi olarak yaptığı açıklamalar, kendisine yönelik eleştirileri doruk noktasına taşıdı. Ortaylı’nın Kıbrıslı Rumları “ahmak ve tembel”, Annan Planı’na “evet” diyen Kıbrıslı Türklere ise “zekasız ve hıyanet içinde olanlar” yakıştırmasını yapması, sadece ayrıştırıcı ve yargılayıcı bir dil kullanımı olarak kalmıyor, aynı zamanda bir entelektüelin kamusal alandaki rolüne gölge düşürüyor.
Bu ifadeler, bir tarihçinin nesnel duruşundan tamamen uzaklaşarak toplumsal kutuplaşmayı körükleyen, son derece tehlikeli bir söyleme işaret ediyor. Özellikle 2004 Annan Planı’nda Türkiye’nin de planı desteklemiş olması gerçeği göz önüne alındığında, Ortaylı’nın Kıbrıslı Türklere yönelik bu ağır ithamları, hem tarihsel gerçekliği basite indirgiyor hem de kendi ülkesinin o dönemdeki politikasıyla açıkça çelişiyor.
Ortaylı’nın bu tavrı, “zamanın ruhuna uyumlanma” gayretiyle, davet edildiği makamın veya ortamın siyasi ideolojisine uyumlu bir söylem geliştirme eğilimi sergilediği şüphesini akıllara getiriyor. Bir bilim insanının söylemleri, toplumların ortak bilgeliği ve uzun vadeli çıkarlarıyla ilişkili olmalıdır; anlık siyasi konjonktürlere göre şekillenmemelidir. Ortaylı’nın bu türden keskin ve yargılayıcı ifadeleri, maalesef,geldigi yerdeki “ilahlaştırıcı” bir anlayışın da sonucu olarak, “Hocası geldi, ne derse doğrudur” gibi tehlikeli bir kabule zemin hazırlıyor. Unutulmamalıdır ki, burası Kıbrıs; tarihsel hassasiyetleri, farklı kimlikleri ve uzun yıllardır süren acıları olan bir ada. Bu topraklarda dile getirilen her sözün ağırlığı ve etkisi çok daha farklıdır. Bir entelektüelin görevi, bu hassasiyetleri anlamak ve barışçıl çözümlere katkıda bulunmaktır, ayrıştırıcı ve hakaretamiz bir dil kullanmak değil.
Galatasaray Üniversitesi Olayı.
Gericiliği ve Pedofiliyi Protesto Eden Gençlere Sert Tavır
Ortaylı’nın, gericiliği ve pedofiliyi savunduğu iddia edilen bir kişinin üniversite ortamında bulunmasını ve konuşmasını protesto eden öğrencilere yönelik tavrı, kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Olay anında öğrencilere “Sus bakayım, beni dinle önce!” diyerek sert bir çıkış yapması ve “Bu protestoyu bitirin artık. Bu okulun kapanmasını ya da idaresinin değişmesini istemiyorum” şeklindeki ifadeleri, demokratik bir üniversite ortamında kabul edilemez bulundu.
Bu müdahale, akademik özgürlük ve öğrenci haklarına yönelik bir ihlal olarak yorumlandı. Ancak daha da önemlisi, Ortaylı’nın bu çıkışı, toplumsal ahlakı ve çocukların korunmasını savunan, gericiliğe ve pedofiliye karşı çıkan haklı bir sesi bastırmaya çalışması nedeniyle büyük tepki çekti. Bir bilim insanının, böylesine hassas ve insani bir konuda yükselen öğrenci duyarlılığını görmezden gelerek, hatta onu aşağılamaya ve sindirmeye çalışması, bilimsel etik ve insani değerlerle taban tabana zıttır.
Entelektüel Kimlik ve Bilim ve İdeoloji Çatışması
Her iki olayda da Ortaylı’nın sergilediği tutum ve kullandığı dil, bir bilim insanı olmanın getirdiği nesnellik, empati ve eleştirel düşünme sorumluluğunun ötesine geçen bir gerçekliği ortaya koyuyor. Özellikle, gericiliğe ve pedofili gibi iğrenç bir konuyu savunduğu iddia edilen bir kişinin varlığını protesto eden gençleri aşağılaması ve susturmaya çalışması, bir bilim insanına asla yakışmayacak bir tavırdır.
Entelektüellerin görevi, tarihsel gerçekleri aydınlatmak, karmaşık konuları anlaşılır kılmak ve yapıcı tartışmaların önünü açmaktır. Ancak Ortaylı’nın son dönemdeki söylemleri, bu misyonun dışına çıkarak, mevcut gerilimleri daha da derinleştiren ve toplumsal kutuplaşmayı körükleyen bir etki yaratıyor. Bir entelektüelin davet edildiği ya da bulunduğu yerin ideolojisine uygun davranmaya çalışması, bilimsel ve akademik özgürlüğün temelini zedeler; insani olarak da kabul edilemezdir. Ortaylı’nın bu tarz açıklamaları, onun artık sadece bir tarihçi ya da yazar değil, aynı zamanda kamusal alanda güçlü bir figür olarak sözlerinin toplumsal etkileri konusunda daha büyük bir sorumluluk taşıdığını anlamalıdır.
Bilim insanı, olamak kibir ve bilgeligi asla bir araya getirmemeli.
YAZAR: Siy.Bil. Mahmut KANBER.
































