Eskiden “mefkûre” derlerdi… Ziya Gökalp ise “ülkü.” Uluslararası kimliği ile Latince kökenli “idea” ve “idealizmden” söz ediyoruz. Ki bir toplumu yaratan “ideal değerlerdir.” Hem de uğurlarına savaşılacak kadar. Mesela ahlâk, yurtseverlik, özgürlük, sosyal adalet, globalizm yani insanlık gibi…
“İdealleştirme” de “idealizmin” bir alt kümesidir. Kısaca “birilerini diğerinden üstün görmek, birilerini veya bir olayla her hangi bir şeyi diğerlerine tercih etmek…” Ve tabii ne olurlarsa olsunlar uğruna savaşmak!
İDEAL TOPLUM MUYUZ? Cevabının verilmesi her halde sorması kadar kolay değildir. Bir “kurtuluş savaşı” vermemize karşın Kıbrıs’ta hâlâ ne olduğumuzla ne olmak istediğimize karar veremedik! Karar vermek zorunda kaldığımızda da KKTC’yi baz aldık: Ya “inançlarımızın bayrağı yaptık” veya “inkâr” ettik! Kimilerimiz sahip çıktı kimilerimiz ret etti! Dolayısıyla devlete yönelik idealizmi yaratamadık! Aksine inançlarımızı yerken, kendimizle mücadele etmeye başladık! Sonucu da en basitinden KKTC aynasına şöyle yansıdı: Bir, “İki devlet esasında kendi devletimizin egemeni olmak, iki, Rum tarafı ile tek devlet çatısı altında birleşmek!
MÜZAKERELERİ DEĞERLENDİRİRKEN: Tabii kesimlerin ne kadar “idealist” olduklarını yahut bu “idealarının” iki halkı siyasi çözüme nasıl taşıyacağını bilemiyoruz. Ne var ki “ideallere” sığınmadan “iki devletli, siyasi eşitliğe dayanan çözüm” yanlısı insanların gitgide çoğaldıklarını da iyi biliyoruz. Fakat bu kesimlerin siyasi görüşlerini nasıl çözüm haline getireceklerini bilemiyoruz. Dolayısıyla kaderimizi masadaki “müzakerecilere” emanet ediyoruz! Tabii Ankara’yı çözümün mihenk taşına vuruyor ve son sözü nasıl söyleyecektir diyoruz: Mesela:
“Türk askeri adadan gitmeden çözüm olmaz” diyen Anastasiadis karşısında nasıl bir siyasi tavır alacaktır?
En az Kuzey’e yüz bin Rum göçmenin geri dönmesi tasavvurlarına hangi görüşlerle yaklaşacaktır?
Çözüm olmadan Maraş’ı iade edecek midir?
Doğu Akdeniz’deki doğal gaz yatağı konusunu nasıl çözecektir? Vesaire…
KISACA: Herkeslerin kendi düşüncelerini toplum katlarına “idealizmleri” olarak yapıştırmaya çalıştığı böylesi ortamlarda, görüş birliğine varmak tabii ki kolay değildir.
**********
Nihayet! (Siyasi Partiler Yasası ile ilgili değerlendirmemiz)
Neyse ki “Anayasa Değişikliklerinin” başına gelen kaza 2003 yılından beridir Meclis gündeminde olduğu halde 2015 yılına kadar savsaklanan “Siyasi Partiler Yasası”nın başına gelmedi ve oy çokluğu ile geçiverdi.
Tasarı neden 12 yıl bekletildi? Cevabı tektir: “Çünkü bugünlerde yaşananların, olanların, tahribatlarla kayıpların gerçekleşmesi beklenildi de ondan!” Bıçak kemiğe dayanmadan kimselerin umurunda olmayan “milletvekillikleri ile siyasi partiler” trajedisinin demek ki artık sahneden inmesi gerekirdi! ki halk seyrederken daha çok ızdırap çekmesin! Hemen hatırlatalım ama. Bu memlekette kanayan daha nice yaralar vardır…
YASA DEVRİM DEĞİLDİR: Bir yasa devrim değildir! Zaten bir 12 yılda olmaz! “Siyasi partiler yasası” demokrasi iddiası taşıyan her ülkenin yasası kadardır işte.
Mesela ben falan partili milletvekiline oyumu vereceğim adam şu veya bu nedenle çoğu zaman da kişisel çıkarları için bir başka partiye geçip oyumu yakacak! (Şimdi geçemeyecek! İstifa ederse yeni seçime kadar Meclis’te bağımsız kalacak…)
Mesela artık siyasi partiler milletvekillerini ön seçimle saptayacaklar. (Bu kararı UBP daha önce aldıydı.) Amaç Başkan ve Parti Meclisi’nin sulta haline gelen tekelciliğini kırmak. (İnşallah bu kez de partileri, partililerin ayak oyunları yozlaştırmaz!)
Mesela yüzde 30 cinsiyet kotası kondu. (Bu karara da inşallah diyoruz. Çünkü bundan sonra siyasete hazırlanacak “politikacı kadınların” da “yetişmeleri” için “yetiştirilmeleri” sorunu yaşanacak! Okul mu açılacak?)
Mesela parti kurmak için en az 30 kişinin olması, yüzde 3 barajını geçen partilere de devlet katkısında bulunulması, parti kapatmanın zorlaştırılması, Partilerin gelir giderlerini beyan etmemeleri halinde Yüksek Mahkeme’ye verilmeleri, Sayıştay tarafından denetlenebilmeleri ise olumlu kararlar…
Mesela siyasi partilere “eş genel başkanlık” sistemi geliyor. İki kişiden fazla olmayacak. (Yine inşallah diyoruz. İnşallah bu “eşitlik” hır gür çıkarmaz, birinin diğerinin başını yarıp gözünü çıkarmasına kadar varmaz! Çünkü başkanın sulta kurmasını önlemek istemişler ama siyasi ve kişisel rekabeti dikkate almamışlar!)
KISACA: Siyasi Partiler Yasası’nın yeniden gözden geçirilmesi ve Çakıcı’nın ifadesi ile siyasi partilerle Milletvekillerinin halka güven verecek bir konuma gelmesi gerekiyordu; bir yasa ile bir şekilde başarıldı ama her halde ne kadar başarıldığını uygulamaya geçildiğinde göreceğiz.
**********
Kısaca takıldıklarım: (Politikacının zeki olanı…)
Politikacı taifesi aynı zamanda “zeki” olmalıdır. Nerede nasıl mesaj vereceğini bilmeli, vereceği mesajla tabanını memnun ederken halk katlarındaki yandaşlarının da takdirlerini toplamalıdır.
TDP’nin çok konuşkan milletvekili Mehmet Çakıcı bu “zeki” olanlardandır. Nitekim dünya alem bilir ki eğer Türkiye AB’ye üye olarak girerse tabi ki Kuzey garantörlüğü otomatik olarak düşecektir. Zaten TC’den önce Kuzey girecektir ki kulla makta hep Avrupalı olacağız, garantörlük neyin nesi?
Ne diyor ama Çakıcı: “Yasa önerisinin bütününe olumlu oy verdik. Türkiye’nin garantörlük hakkı ile ilgili maddesine ret oyu verdik!” Ancak ekliyor: “Ancak Türkiye AB’ye girene kadar Garantörlüğünün devamından yanayız!” Çakıcı zekidir vesselam!
BELEDİYELERİN İŞGÜZARLIĞI: Devlet Planlama Örgütü’nün raporuna göre 28 belediyenin Kıb-Tek’e borcu yıllar itibarıyla azalarak yüzde 26’lara düşerken… Vergi Dairesine olan borç payı artarak yüzde 26’lara, ihtiyat sandığına olan borcu artarak yüzde 24’lere, Sosyal Sigortalar’a olan borçları ise artarak yüzde 22’lere orsa etti!
Demek ki neymiş? Kıb-Tek belediyeleri öcü gibi korkutmuş. Belediyeler de zaten çiftlik esamesinde olan devletin Vergi Dairesi’ni, İhtiyat Sandığı’nı, Sosyal Sigortalar’ı asarak paraları Kıb-Tek’in kasasına akıtmış! Ha Ali’nin külahını Veli’ye ha Veli’ninkini Ali’ye!
































