Geçen hafta Kıbrıs Türk toplumu, tarihinde belki hiç vaki olmayan trajik bir olay yaşadı. 14 yaşında bir çocuğumuz uyumakta olan annesi ile babasını sabaha an kala (saat 3’te) babasının beylik tabancasıyla vurarak öldürdükten sonra kendini de vurdu..
Çocuğumuzun, dünyada “Mavi Balina” olarak adlandırılan bir “bilgisayar oyununun” etkisinde kalarak bu feci olayı gerçekleştirdiği zannedilmekte.
Bu nedenle internete girip baktım. “Mavi Balina” dediğimiz bu oyunun yaratıcısı 21 yaşında bir Rus vatandaşı olan Philipp Budekim adlı bir gençmiş. Şimdiye kadar dünyada 150’i aşkın çocuk bu oyunu oynayarak intihar etti! (Tabi sayesinde!)
Bizim 14 yaşındaki çocuğumuz da bu oyunu oynuyormuş. Anne babasını öldürecek kadar da “telkini” altında kalmış olmalı..
PEKİ nedir bu oyunun yarattığı travma? Yabancısı olduğum bir konu. Ancak ortada bir hipnoz olayının olduğu muhakkak! Yani oyunu oynayanlar hipnotize oluyorlar ve kendilerine “dayatılan” emirleri yerine getiriyorlar.
İşte bu hipnoz olayını iyi biliyorum. Kısaca anlatayım:
YIL 1962 falan olmalı. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesindeyim. (Bazıları Allah’ın rahmetine kavuşmuş Felsefe bölümde biz Kıbrıslılar Ali Nesim, Celal Değgin, Teoman Ersöz, Ahmet Köroğlu, Mustafa Adaoğlu… dönemleri.)
GALİBA doçent olan Ahmet Uysal da İngilizce hocamızdı. Fakat en büyük hobisi “hipnotizmaydı.” Hipnoz olmaya Gönüllü olan kızlı erkekli öğrencilerden beş altısını sınıfın önünde sandalyelere oturtur avuçlarını dizlerinin üzerine koymalarını istemekle başlardı hipnoza. “Süje” durumundaki gönüllü deneklere, “yavaş yavaş ellerinizi yukarıya kaldırırken avuçlarınızı kendinize bakacak şekilde çevirin” diyerek beş on dakika ya kitaptan bir şeyler okur veya konuşurdu.. Hepsi de sıradan laflamalardı.
Bir çeyrek saat sonra falan artık elleri yüzlerinin dengine gelen deneklere avuçlarıyla yüzlerini sıvazlamalarını telkin eder, “uyuyorsunuz uyudunuz” falan derken bir de bakardık ki çoğu uyuya kalmış. Sadece olayın bir kuralı vardı. Hipnoza katılanların “uyumaya” direnmesi değil, istemesi… Direnenler zaten deney dışı kalırdı..
BUNDAN sonra Uysal Hoca mesela eline bir iğne alır, “hissetmiyeceksin” telkininden sonra o koca iğneyi deneklerin kollarının derileri altından batırıp çıkartırdı. Yada ağlayacaksın der ağlatır veya güldürürdü. Bir kez hipnoz olanlar sonrası seanslarda en erken derin uykuya dalanlar olurlardı.. Ne emredilirse onu yaparlardı.
Bir seansta hocaya sorulduydu: “Pekala kendini bu pencereden at derseniz atar mı?”
PENCERE dediğimiz Dil Tarihin yedinci katındaki sınıfımızın pencerelerinden biriydi! Hoca, “büyük olasılıkla o yüksekliği gördüğünde kendini aşağı atmaz ama ısrar edilirse çıldırabilir” dediydi! Ve şunu anlattıydı: “EĞER hipnoz olanların hissisleştirilen kolları yine hipnozla yeniden olağan hale getirilmez ve o şekilde kalabalıkların arasına karışır da mesela bir trene binse ve kolunu kompartımanın kapı arasına sıkıştırsa; kolunu çekip kopartır fakat yine bir şey hissetmez” dediydi!
“Ve hipnoz olan kişiye pek çok şeyi “vur, kır, öldür, al, çal, kap, kaç” diyerek emirlerle yaptırtmak da mümkündür diyerek eklediydi…”
(Sonraları ben de merak ettimdi. İlgili kitaplar aldım hatta arkadaşları hipnotize etmeye çalıştımdı da bana verdikleri tepkileri “kahkahalarla gülmeleri” olduydu, vaz geçtimdi!)
…MAVİ BALİNA OYUNU sonunda “oynayanı” (her halde böyle telkinlerle hipnotize” etmektedir.. Hem de anne babasını öldürecek kadar emrine ve iradesine alacak kadar.
Aslında “öldüren” henüz 14 yaşındaki o çocuğumuz değildir. Onu emrine alan hatta esiri yapan “oyunun” içeriğindeki telkinlerdir.
VE BURADA “aman” diyorum. Dünya dijital çağı yaşarken bir yandan da kendini yiyip bitirecek hatta günü geldiğinde tüm yaşamı sonlandıracak bir son vuruşa gebe olabilir!
Yetişmekte olan gençlerimizi çok iyi korumamız gerekir. Kesinlikle okullarda “okul aile birlikleriyle okul idareleri” çok daha yoğun ve ciddi ilişkiler işbirlikleri oluşturmalıdırlar.. Unutmayın bu günün çocuğu yarının büyüğüdür.. Ne kadar sağlıklı yetişirlerse yarınlar da o kadar sağlıklı olur. ***
KISACA TAKILDIĞIM: (BİR DE BİTMEYEN MARAŞ OYUNU VAR!)
“Hükümet olmanın” tadına bakmayanın kalmadığı siyasi parti ve partililer gerçeklerinde, memlekete sadece “bürokrasinden kalan olumsuzlukların miras bırakıldığı” bu ülkede… İstense de ciddi iş yapılamaz..
Nitekim bugüne kadar yapılmadı! Ki şu anda bile onca denetim ve söze karşın memlekette 6 binden fazla kayıtsız işçi varmış. Ki asıl olay “kayıtsızlığı” da aşar “devlet nizam ve otoritesinin laçkalığına” dayanır! Denetimsizliği çakar!
DOLAYISIYLA taşları yerli yerine oturmamış bir devlet oluşun tüm rizikolarıyla “var olmaya” çalışıyoruz.. Ve tabi olamıyoruz ki son zamanlarda sık tekrarladığım bir “tespitimin” yanlışını düzeltmek gereğini duyuyorum.
Nitekim Ersan Saner hükümeti kurulurken, “bu gençler donanımlıdır, AB’delerde, OTÜ’lerinde yetiştiler.. Dijital çağın olanaklarıyla teçhiz edildiler.. Çok iyi Türkçe konuşmasalar da yabancı dil bilirler. Ve henüz kendilerinden öncesi ağabeyleri gibi “hamahumaya, partizanlığa alışmadılar!..” Diye düşündüklerimizin bir kısmını Köşemizden ayazlattıktı..
Bir meclis başkanını seçemediler ama!
Hazır hükümet olmuşlarken “partizanlığın, popülizmin bel kemiğini kıralım ki bir daha ayağa kalkmasın da diyemediler!
Aksine burunlarına kadar içine battılar!
…VE MARAŞ KONUSUNA GELEYİM: Geçen Pazar Maraş’ı üç bin kişi ziyaret etmiş. Galiba bir ucundan bir ucuna güdebilmek için 500 velespit kiralanmış da bir o kadar talebi geri çevirmek zorunda kalmışlar!
Bakın bu açılan Maraş’ta ne hayvanat bahçesi var ne piknik yapacak yerler ne de luna park gibilerinden eğlence yerleri.
Hatta azıcık soluklanmak için bir kahve içecek kahvehane de yok, bakkal kasap da!
Bir iki uzun yol ve sağlı sollu evler! Hepsi o kadar! Bazıları viran bazıları hâlâ iyi durumda..
VE insanlar mesela Mağusa’nın asvaltları akıp gitmiş çukurlarından geçilmez yollarına nazire, Maraş’ın açılmasıyla hemen dökülmüş gıcır asvalt yollarında beribado yapıyolar! (Konya belediyesi yapmış diyorlar. Bari rica edeydiniz de mesela Adana yahut Mersin belediyesi de Mağusa’nın yollarını yapsaydı!
Yine de düşünün ama: Üç bin insan uzaydan gelmiş mahlûkatları seyreder gibi Maraş’ı arşınlayıp seyrediyorlar!
SONUÇ: Maraş’ın açılmasının ardından tırnaklık gelişme olmadı. Sadece KKTC’nin insanları yeni bir temaşa yeri kazandı. Bilin ki hay haşimle açılan Maraş hâlâ Rum’a yönelik bir siyasi kozdur!
Ötesi laf’ı güzaftır! Bakın görün eğer müzakere masası kurulursa Maraş öncesi planlarda olduğu gibi yine Rum’a iade edilecektir!
O halde halkı niye aldatıyorsunuz Maraş bizimdir diye! Kaldı ki 46 yıldır elimizdeki topraklara bile “bizimdir” diyemiyoruz çünkü “çözüm” sağlanmamış ki tapusu elimizde olsun!
PEKİ nedir şimdi Maraş? 46 yıldır sayesinde Rum’u mandepsiye bastıracak zoka görevindeydi.. Şimdi Türk halkını Pazar günleri oyalayan belki bazılarına hayaller kurduran yine bir ölü kenttir!
































