İnsanlar hayatımıza girer ve çıkar… Ancak herkesin yanında evimizdeymiş gibi hissetmeyiz. Bazıları vardır ki; dokunuşu, bakışı, şefkati hatta söylediği kırıcı sözler bile evimiz gibi hissettirir bize. İşte bu tanışıklığa ‘aşk’ der insan ve durup düşünmez bile onun kendine neden evini hatırlattığını… Düşünmez onun aslında kendine kimi ve de muhtemel hangi kırgınlıklarını hatırlattığını…
Öncelikle, yapılmış çok ilginç bir çalışmadan bahsetmek istiyorum. Bu çalışmada farklı travmalara sahip bir grup erkek ve onlarla aynı travmalara sahip, eşit sayıda kadın bir araya getiriliyor. Ve bu kişilerin nasıl kaynaştığına bakılıyor. Çok şaşırtıcı bir şekilde ortak travmalara sahip olan bireyler dakikalar içinde, birbirlerini henüz hiç konuşmadan buluyorlar ve de hatta aralarında yıllardır tanışıyorlarmış gibi bir kimya oluştuğunu ifade ediyorlar. Yani konuşmanın, kendini sözel olarak ifade etmenin ötesinde bir çekimle, kendiyle aynı yarayı almış kişiyi hissedip ona yönelebiliyor insanoğlu. Ve de tabi ki madalyonun diğer yüzü olan, yarasını en iyi bilen kişiyi de…
İki yaralı ruhun birbirini iyileştirmesi kadar insanın içine dokunan, romantik çok fazla bir şey yoktur herhalde. Ama o denli bir romantizm çoğunlukla filmlerde olur gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. Çünkü deneyimlerim gerçek hayatta iki yaralı ruhun bir araya gelmesinin kişileri çoğunlukla bir kaostan öteye götürmediği yönünde. Hemen olayı somuta indirgeyerek bakalım. Çok hasta olduğunuzu düşünün, yerinizden kalkacak mecaliniz yok. Aynı şekilde karşınızdaki kişinin de. Hadi romantik olun ve kalkıp birbirinize çorba pişirin. Nasıl romantizm ama? Böyle bişey romantizm değil işkence olur sadece insana. O nedenle ruhun yaralı iken, şefkat beklerken, şımartılmayı, değerli hissettirilmeyi, bir başka deyişle almayı beklerken başka bir ruha hele de yaralı bir ruha verebilmek, kendi derdini bir kenara atıp onu iyileştirmeye çalışmak bu noktada hepten tüketir seni. Ve işte o noktada geçmişini yaşamaya başlarsın. Her şey çok tanıdıktır. Yine yeteri kadar değer görmüyor, duyulmuyor, anlaşılmıyor gibi hissetmeye başlarsın. Etraf kan, ter göz yaşına döner kısa bir süre içinde. Ancak ne gariptir ki kalamadığın gibi gidemezsin de buradan. Burası neresi mi? Burası; küçükken sana iyi gelmeyen, ama küçük olduğun için gidemediğin evindir senin! Aşk dediğimiz çoğu şeyin hikayesi de böyledir işte. Neden sevdiğimi bilmiyorum ama seviyorumların hikayesi böyledir. O benim evimdi dediklerimizin hikayesi böyledir..
Cahit Zarifoğlu’nun çok güzel bir cümlesi geldi aklıma burda: ‘Yıkılmak binaya mahsus bir şey değil ki Züleyha. Bir insanın bir cümleyle yıkıldığını gördüm ben.’ …
Neden mi bahsediyorum. Zaten bir başka bedene ev diyorsan kendin yıkık döküksündür. Kendi bedenin olan evini ya yok sayıyor ya da içine yerleşemiyorsundur. Hal böyle iken en savunmasızsın halinlesin demektir. Ve bu halde iken bir başka bedene, bir başka ruha, ev deyip yaslanacaksın öyle mi? Onun temeli sağlam olsa bile; (ki yukarda bahsettiğim çekim yasasına göre değildir.) onun ‘ben’ dediği noktada yıkılmaya mahkumsun. Onun sana sınırını gösterdiği noktada yaşayacağın değersizlik hissi etrafı yıkıp döken bir deprem etkisi yaratacaktır sende… Yıkıldıkça kendi benliğinden daha çok uzaklaşacak, daha çok yaslanacak bir omuz arayacaksın. Ve bir süre sonra zaten yaralı olan diğer omuza bu durum da ağır gelmeye başlayacaktır.
İnsan eti ağırdır derler. İnsan ruhu da ağırdır aslında. İlişkiler aslında çıkar üzerine kuruludur. En basiti değer gördükçe kalırsın. Evet bu da bir çıkardır. Ayrıca günümüzde, her şeyi sorumluluk almadan tüketmeye çalışırken, bir başkasının ruhunu sırtlanmak da her yiğidin harcı değildir artık. Ve yorgun ruhlar bir araya gelince toksik ilişki kaçınılmazdır artık. Toksik ilişki bir çıkmaz, bir kısır döngüdür de aslında. Kişiyi hırpalar, suçlu hissettirir, özgüvenini alır götürür ve kendi içine hapseder. Ne gidebilir ne de kalabilir insan… Ve kendine iyi gelmeyenden gidemedikçe insan, en değerli şeyini kaybeder; kendine karşı olan saygısını… Kendine yaptığı bu ihanet karşısında artık daha öfkeli, daha umutsuz, daha karamsar olur… Ve öfkesi sadece kendini değil her şeyi, herkesi yıkmaya başlar. Aslında içinde ben burdayım diye haykıran bastırdığı benliğinin sesidir bu. Kendini duyurmaya çalışan benliğinin sesi…
Nerden nereye geldik yine. Aslında demeye çalıştığım iki şey var. Birincisi aşk diyorsan iki kere düşün! Ve onun geçmiş travmalarının vücut bulmuş hali olabileceği gerçeğini atlama. İkincisi: Herhangi bir şeye ne kadar çok duygusal yatırım yaparsan, bir noktadan sonra bırakıp gitmek de o denli zor olur. Çünkü bir süre sonra içinde bulunduğun durum ne kadar toksik olsa da vazgeçemediğin emeklerin ve yapmış olduğun yatırımdır. Ancak şunu asla unutmamalısın ki bazı yerlerden/kişilerden gitmen gerekir onlara karşı olan sevgin bittiği için değil kendine olan saygının bitmemesi için…
































