Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

”Hemen çözüm!” (İşte çözümü ”hemen” gerçekleştirecekleri o sihirli metotlar!)

“Kıbrıs siyasi sorunu gaz ile çözülebilir!”, Kıbrıs siyasi sorununun “gazı” çözülürse İsrail Türkiye ilişkileri de normalleşebilir! Kıbrıs siyasi sorununa bağlı gaz borularla TC üzerinden geçerse çözüme büyük katkıda bulunabilir. Kıbrıs siyasi sorunu gazın adadaki paylaşımı ile çözülürken TC’ye de AB kapılarını açabilir!
Kıbrıs siyasi sorunu=gaz, gaz=gazzz! Kısaca Kıbrıs siyasi sorunu “gaz” koyuveriyor!” Ve siyasi sorun yetmiyor bu kez Türkiye ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi “gaz” nedeniyle kavga ediyor!
VE İLAVETEN: Yukarıda yazdıklarım siyasi sorunun “gazla” ilgili kısmıdır! Oysa bu sorunun bir de “müzakere” süreci vardır! Başladığında ben çocuktum! Rahmetlik Dr. Küçük’ten rahmetlik Denktaş devraldıydı. Şimdilerde Eroğlu sürdürüyor. Ve Allah’ın günü irili ufaklı, yetkili yetkisiz STÖ’leri ile kim siyasi sorunla ilgilendiğini ispat etme gailesine düşse, “Müzakereler hemen başlamalıdır” diye açıklamalar yapıyor!
Tabii Anastasiadis’in sağlığına kavuşmadan bu müzakerelerin başlayamayacağını da bilmektedirler! O zaman neden “hemen müzakereler başlamalıdır” demektedirler? Hikmetinden sual edilmez çünkü hikmeti yoktur!
VE HEMEN ÇÖZÜM: “Nasıl çözüm” sorusuna cevap verilmesi gerekmez! Yeter ki “çözüm isteriz” densin! Ancak TC’nin Kürt açılımından ithal “hemen” kelimesi unutulmadan! O zaman Kıbrıs siyasi sorunu sadece “müzakereler başlasın, çözüm olsun” istekleriyle değil, şöyle ifade edilmektedir: “Müzakereler hemen başlasın ve hemen çözüm olsun…”
Ancak: Ne “gazın” ne AB’nin” ne “barışın” ne “müzakerelerin” ne sonuç olarak “çözümün ve de “Türkiye Yunanistan” dostluğu ile “KKTC-GKRY”nin dostluk ve kardeşlik haklarını çiğnemeden ve tüm bu unsurların hakçasına haklarını vererek şöyle denmelidir.
İŞTE SÜREÇ BİLDİRGESİ: Sn. Anastastasiadis hemen sağlığına kavuşmalıdır! Hemen sarayına dönmelidir! Hemen Eroğlu’nu telefonla arayarak müzakerelerin başlayacağı müjdesini vermelidir! Hemen masa yeniden kurulmalı ve müzakereler hemen başlamalıdır! Bu arada çözüme katkısından dolayı hemen gaz sorunu ele alınmalıdır! Gaz Türklerle Rumlara üleştirilirken, hemen boru ile TC üzerinden geçmesi kararına varılmalıdır! Ardından hemen Birleşik Federal Kıbrıs çözümü gerçekleşirken Rum tarafı TC’nin AB’ye üyelik ilerleme fasıllarını veto etmekten vazgeçmelidir…
İşte çözüm böyle sağlanır! Hadi “hemen” hayırlısı olsun diyelim!       

         
**********     
Biz öyle bir ahvadın nesliyiz ki! (Yağan yağmuru bile sel yapar, evleri yolları siler süpürürüz!)

Kurak bir yaz geçirdik. Çatlayıp kuruyan, sararıp kavrulan doğaya bakarken yüreklerimiz sızladı! “İnşallah bu yıl bereketli yağmurlar yağar” diye temenni edildi. Bazı dini bütün yurttaşlarımız dualar etti.
Ve aylar geçti beklenen kış mevsimi geldi. Başlar yukarıda, gözler ufuklarda bulutları gözledi. Ne zaman yağacak diye yürekler titredi. Acaba yağacak mı yağıp da çimlenecekler mi korkuları ile toprağa atılan tohumlara, ekilen fidelere umutlar kondu. Her gün gözlendiler ki yağmurlar düşene dek o toprakta tutunuversinler…
Ve günü saati geldi gökten yağmur değil, “bereket” yağdı! Gökyüzünü gözleyen gözler ışıldadı, pır pır eden yürekler sevince uçtu! Köylü çiftçi, bahçeci sebzeci, meyveci seracı “Allah’a şükürler olsun” dedi.
VE ERTESİ GÜN MEDYADA YANSIYAN HABERLER: “Gökten felâket yağdı!” “Evleri sular bastı!” “Yollar kapandı!” “İnsanlar mahsur kaldı!” “Felâket ki ne felaket!”
İşte hallerimiz! Ki içinde ne ararsanız vardır derde devadan gayrı! Fakat en büyüğü şudur: Biz 1974’den sonra “bereket” olan yağmuru bile “felaket” haline getiren inanılmaz becerikli bir toplumuz!
Ki yılda üç dört defa yağmur yağar, seller olur, kentleri yolları sular basar! Çünkü kırk yıldır çevreyi hoyratça, sorumsuzca, arsızca, plansız ve programsızca harcadık!
Neden? Çünkü bizim değildi! “Buluntuydu!” Rumundu! Ne ekip biçtikti bu toprakları ne de ter akıttıktı bu topraklara! Sahibi değildik ki sahiplenirken aklımızı koyduğumuz yüreklerimiz sızlasındı! Ranttan söz ediyorum! O dönemleri yaşadım. Kimler yaşamadı ki? Bir coğrafya ancak bu kadar yağmaya açık olabilirdi!
GÜNAH ÇIKARMIYORUZ: Kırk yıldır yaşattığımız için yaşadığımız gerçeklerden söz ediyoruz! Ne sahiller bıraktık canına okunmayan ne dere yatakları bıraktık iskâna açıp apartmanlarla doldurulmayan! Lişinalıklara bile yüzlercesi apartmanlar evler diktik… Küçük coğrafyanın asırlar boyudur kış aylarında akan derelerini, derelerin kollarının kanallarını, inşaat rantları uğruna yapılarla doldurduk… Sular mecrasında akamıyor, yayılıyor, evleri sular basıyor!
“BİZİM NE SUÇUMUZ VAR” DEMEYİN! Ve düşünün! Kırk yıldır işte bu “rant ekonomisi” ile gidilmektedir seçimlere! Ve ötesi “vaatlerle,” popülizmle!
SONRA? Üç milletvekili partilerinden kopup bir başka partiye transfer oldular mıydı “ahlâki” değil diyerek feveran ediyor, kınıyoruz! Sanki ülkede “etik” denen bir değer kalmış gibi! Kırık yıl ganimet yapıp memleketi plansız programsız iskâna açanlar, sahillerini dağlarını talan edenler, üstelik çevreyi en katmerlisinden pisliğe boğanlar… Şimdi demezler mi? “Olur mu? Yasaklanmalı, hiçbir milletvekili partisinden istifa edip bir başka partiye kapılanmamalı!”
BUNA “HAMAMIN NAMUSUNU KURTARMAK” DERLER! Tümü yitip gittikten sonra elde kalan sorun işte! O da etik yönden sorunlu gibi gözükse de aslında asıl karşı çıkışın nedeni, “göz göre göre UBP’nin üç milletvekili daha kazanmasından duyulan kuşku ile kızgınlıktır!” Hangi parti olsaydı farklı tepki de gösterilmezdi! Fakat ucuna “etik değil” kelimesini koydunuz mu yağmurlarla akan sellerin evleri basmasını durduramazsınız ama milletvekili transferlerini durdurursunuz! Aman ne iş ne iş! Sonuçta “hamamın namusunu kurtarırsınız!”             

**********      
Kısaca takıldığım: (Şu yaşlı kurumuş ağaçlar sorunu!)

Bu konuda ne zaman bir haber işitsem canım sıkılır! Nitekim geçen gün de Mağusa’da, belediye tarafından üç dört yaşlı ağaç kesildi diye kıyametler kopartıldı!
Oysa iddia ediyorum. Mağusa’da pek çok mahallede belki İngiliz hatta Osmanlı döneminden kalma öylesi ağaçlar vardır ki görüntüleri “çirkinlikle pislik” olarak ifade bulur! Kurumuş, kavrulmuş, yeşili kalmamış! Fakat değil mi ki “ağaç kesemez, bir dalını bile koparamazsınız!” Ha memleket pislikten geçilmez, dere yataklarına evler yapılır yarım saat yağmur yağsa sular altında kalınır! Buna “gökten felâket yağdı” denir! Fakat asırlık, çürümüş kurumuş ağaçları kestirtmezler çünkü adları “ağaçtır!” Yeni moda işte!
ÖTE YANDAN: Öteden beri söylerim. Bir iki aklı evvel cami avlusundan eski kilise avlularına, hisar yamaçlarından yolların kaldırımlarına, kapı önlerindeki boş arsalardan ötesi boş alanlara kadar ellerine ne geçerse ekerler dikerler! Sonra her bir yanı saran ağaçlardan ne “eski eserler” gözükür ne de tertipsizliklerinin çirkinliklerinden kurtulunur! Üstelik Yapraklarını kesseniz kıyametler kopar!
Ağacın yeşilin elbette düşmanı değiliz. Fakat kimsenin kurumaya yüz tutmuş yaşlı ağaçların kesilmesine ne “örgütünden” olursa olsun karşı çıkma hakkı yoktur! Kimsenin sorumsuzca şuraya buraya dikildiği için çevreyi çirkinleştiren ağaçların “çevre tertip ve düzeni” için kesilmesini önlemeye de hakkı yoktur! Ağaçlar da ölür ağaçlar da çirkinleşir! Mağusa bu konuda an talihsiz kentlerden birisidir. Bir gün fotoğraflarını çekip bu sütunda yayımlayacağım, bakın bakalım ne kadar “ağaç” ne kadar “çevreci” ve “yeşildirler!”