Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Halkın iradesi nerede? (Elli yıldır halk izleyici koltuğundadır!)

Kıbrıs sorunu ile ilgili Türk ve Rum taraflarının katıldığı ilk müzakere 1955’deki Londra Konferansıdır. Toplum lideri Dr. Fazıl Küçük vardır o konferansta. İngiliz’in “taksim” tezi ile “Enosis” tezi arasında bir çözüm bulmaya çalıştığı Londra Konferansında bir sonuç alınamaz zaten sonrasında Eoka faaliyetlerini artırır… Sonra Zürih ve Londra Anlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti Kurulur ve zaten kısa sürede yıkılır!
Sonraki müzakerelerde artık toplum liderliğine tırmanan Denktaş vardır. “Tek adamdır, tek siyasi irade” sahibidir. Tüm müzakerelere bu niteliği ile katılmaktadır. Müzakerelere katılan kadrosunu da kendisi saptamaktadır. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da Annan planının müzakerelerine bu siyasi liderlik ve tek adamlık misyonu ile katılmıştır…
VE TEAMÜL HALİNE GELMİŞTİR: Rahmetlik Denktaş’tan sonra müzakerelere Cumhurbaşkanları olarak Talat, Talat’tan sonra Eroğlu ve Eroğlu’dan sonra da Akıncı katılırlar. Hemen hepsi de kendi müzakereci kadrolarını kendilerinin saptadığı “tek yetkili” olurlar. Tabi Ankara ile zaman zaman istişarelerde bulunup her halde bazı çözüm stratejileri saptarlar.
HER MÜZAKERECİ ÇÖZÜME KENDİ “KAFA YAPISI” İLE DAMGA VURMAK İSTER. Ve bakın, müzakereler süreci kronolojisine bağlı olarak Kıbrıs Türk halkının kaderini saptayacak nasıl farklı “çözüm” anlayışları çıkar! Ki bu anlayışlar müzakere masasına da yansır:
Denktaş: Taksim’e yatkın tutumu ile katıldığı müzakerelerde sonunda Annan planına toslar. Global çözümden yanadır, kesinlikle iki bölgeyi ve devleti savunur! Ancak Erdoğan’lı Ankara’yı aşamaz görevi 2. Cumhurbaşkanı Talat’a devreder.
Talat: 2. Cumhurbaşkanıdır “Sol”u temsil eder! Ankara’dan esen destek rüzgârlarını da arkasına alarak ve Güzelyurt’la altmışın üzerinde yöreyi iade ederek artı Türk halkını nüfus yönünden cemaat esamesine düşürecek bir uzlaşma ile 4 kişilik her TC kökenli aileye on bin euro ödeme karşılığında elli bininin adayı terk etmesi gibi bir anlaşmanın altına imza atarak, Türk halkını “evet” desinler diye referanduma götürür! Rum buna bile hayır der!
Eroğlu: 3. Cumhurbaşkanıdır. Radikal sağı temsil eder. “Rum’a bir çakıl taşı vermeyiz” diyen liderdir. Nitekim müzakere masasına oturdukta Rum liderin canını çıkartır. Anastasiadis dayanamadığı yerde elindeki dosyaları masaya fırlatıp kaçar… Eroğlu kesinlikle iki bölgeyi ve siyasi eşitlikle devleti savunur.
Akıncı: 4. Cumhurbaşkanıdır: Uzun yıllar solda oynar. Gün gelir Sandıktan “tavşan” gibi çıkma sürprizinde, “müzakereci” olsun diye Cumhurbaşkanı seçilir. Ve görevi yüklenir ki “hâlâ ne istediğini halk bilmemektir! Ancak Akıncı yufka yürekli olduğu için “Rumların da çok büyük acılar çektiklerini, Türk tarafının bedel ödemeden, Rum’a vermeden” çözüme ulaşmanın mümkün olamayacağını” söylemektedir!
GÖRDÜNÜZ MÜ ULUSAL DAVAMIZI: Yoktur! Fakat ne vardır? Rahmetlik Denktaş vardı! Talat vardı! Eroğlu vardı! Şimdi Akıncı var!
Pekala Rum halkı saflarında kim var? Her zaman en yukarıda halkı ile bütünleşmiş kilisesi! “Ulusal Konseyi” ile kararlar alan Cumhurbaşkanları! Halka rağmen değil, Halkla birlikte hareket eden ve sorumluluğunu halktan alan müzakerecileri! Ve hepsinin üzerinde “adada kendilerinin olan tek taşları için bile mücadele edeceklerinin” yemini! Çok merak ediyorum. Bir gün bu davayı hangi taraf kazanacak! (Sakın “her iki halk da” demeyin!)

**********
Kısaca takıldıklarım: (UBP toparlanmalıdır ve KTÖS’ün yarattığı büyük hayal kırıklığı!)

Özgürgün nereye koşuyor anlamak zor! Bütün siyasi gücünü olası Kurultay’da Başkanlığı kaybetmeme üzerine kullanıyor! Şaşmamak mümkün değil. Bu konuda gösterdiği direniş ve artık alicengiz oyunlarına dönüşmüş politik tutumu yürekler acısı oluyor! Nitekim “UBP’ye 39 yılımı verdim” diyen Eroğlu’nun bile tahammülünü zorluyor! Oysa Özgürgün genç kuşak temsilcisi. “Artık partilerin gençleşmeleri gerekmektedir” seslerinin yoğunlaştığı bir dönemde, o genç kuşaktan politikacı olarak UBP’nin kaderini yüklenmişti.
Şimdi duruma bakın: Karşısında Başkanlık için altı milletvekili var! Ve ne diyorlar? Kurultayda hangimiz en çok oyu alırsa onu desteklemek için biz çekileceğiz! Bu “parti içi bir darbe girişimidir, darbenin ucundaki hedef de Özgürgün’dür!”
Kısaca “UBP’ye çalınan genç maya tutmadı!” Her halde koalisyon hükümetine verdiği Bakanları ötesinde bir desteği de kalmadı! Yapacağı tek şey “ben ne yaptım ki bu kadar yoğun bir muhalefetle karşılaştım” sorusuna cevap bulmak için kenara çekilmesidir… Çünkü “ana muhalefete büyük gereksinme olduğu şu müzakereler döneminde kurultay krizi yaratma hakkına sahip değildir!
İŞTE SENDİKAL ANLAYIŞIMIZ: Dün, okullar yeni ders yılına kapı açtı dedikti. Eğitim konusundaki umutsuzluklarımızla umutlarımızı dillendirdikti. Sorunlar var dedikti. Fakat daha okulların açıldığı ilk gün Şehit Ertuğrul İlkokulunun öğretmenlerinin ve tabi sendikanın okul müdürünün siyasi ve kişisel tutumunu bahane ederek okula gelmemeleri ve geçen ders yılından kalma eylemlerini sürdürmelerini hiç beklemiyorduk! Hatta önceden açıklamasını yapsalar şaka sanacak kadar! (Kaldı ki hangi kamu görevlisi bu ülkede politize olmadı, partiler kademelerinde siyasetle politikanın dik alâsını yapmadı ki? Bizatihi Öğretmenin kendisi bu değil midir?) Buna karşın: Bu ülkede geçmişinde “sarı sendikacılığı” yıkan, “zümresel değil, toplumsal sorunlar için mücadeleyi” şiar edinen, sendikacılığın anlı şanlı bayraktarlığını yapan KTÖS’e ne oldu böyle diye sormaktan kendimizi alamıyoruz! Nedir KKTC’deki varlık savaşımları? “Devleti ne kadar çok yıpratır ve yıkımına katkı koyarsam o kadar görevimi yapmış sayılırım” stratejisi mi? Maşallah bu konuda elden gelen zaten yapılıyor da yıkılan devletin yerine neyi koyacaksınız? Kaldı ki bu Devlet size rağmen yine yıkılmaz da KTÖS halkın en büyük gücü olan sendikacılığı işte bu kafa yapısıyla o yıkımın aracı olarak kullanıyor! Otuz beş yıl öğretmenlik yapmış, o sendikanın yönetiminde yıllarca çalışmış bir kişi olarak doğrusu üzülüyorum!