Gene “eskiden” diyeceğim, siz de “eh be, bıktık senin eskilerinden” diyeceksiniz! Öyle de olsa çaresi yok “eskileri kırpıp kırpıp yıldız yapmaya” devam edeceğiz! Kaldı ki hangi insan görüp anlatabilir ki geleceği!
Ne diyordum? Eskiden Kurban Bayramı’na “Hacılar Bayramı” denirdi. Çünkü kimselerde kurban kesecek ne para vardı ne iş! O zaman “kurban” lafına ayıp olmasın diye “Hacılar Bayramı” adı yeğlendiydi.
E var mıydı hacca giden? Kurban kesmeye mecali olmayan insanlar Hacca nasıl gitsinlerdi! Üstelik o “eskiler” dediğim “eskilerde” tayyare de yoktu! Hatta yolcu taşıyan vapur da! Buna karşın yine de gidenler vardı. Sonraları rahmetlik Şeyh Nazım Kıbrısi bugünün ifadesiyle turlar düzenlediydi. Hacı olacakları toplar, belirli ücret karşılığında gemilerle ya Suriye yahut Mısır üzerinden Medine’ye götürürdü. Ünlü Medine hurmaları öncesi ve sonrasında bu hac farizasına gidenler tarafından getirildiydi.
Tabii Kurban Bayramı’na “Hacılar” derken, Ramazan Bayramı’na da “Şeker Bayramı” kulpu takardık!
NEYDİ O BAYRAMLAR: Daha önce çok yazdım. İrezillik! Ne sırtta vardı ne başta! Ne cepte vardı ne cüzdanda! Öyle de oldu muydu “bayram gelmiş neyime” mi olurdu? Hayır! Samanlık seyran olurdu! Fukaranın aşı parası yoksa keyfi sağ olsundu! O da para ile alınamazdı ya?
Buna karşın hep şaşmışımdır! Aklım kemale erip düşünmeye başladığımda da düşünmüşümdür: “Neden iki bayram üst üste oluyor diye!” Bunu sorgulamamın nedeni şuydu:
Önce “Şeker yahut Ramazan Bayramı gelirdi ya… Genellikle üzerinden bir yıl geçtiği için potinlerle giysiler yine bu bayramda tedarik edilirlerdi. Yeni ayakkabılar, yeni giysiler… Dolayısıyla iki ay sonra kimselerde yeni ayakkabı ile yeni giysiler alacak para olmadığından, Hacılar Bayramı her zaman umutsuz vakıa olarak geçerdi! Tam bir hüsran! Ve hep sormaya başladıydım: Neden iki bayramın arasını altı aylık yapmadılar? Dincilerin azizliği işte!
Sonra şunu da düşündüm. Allah Suudi Arabistan gibi zulmün ve yobazlığın egemen olduğu bir ülkeye neden “Kâbe ile Hz. Muhammed’in var olduğu kutsal toprakları armağan etti!” Layık mıydı?
Geçen gün bir televizyon kanalında uzun uzun izlediydim. O kutsal emanetleri, o Hz. Muhammed’in “yerini” nasıl dejenere etti o Suudi! Nasıl gökyüzüne yükselen apartmanlarla çevresinde tavaf yapılan Kâbe’yi “küçülttü!” O mütevazi beldeye para ile ancak bu kadar “şerh” koyabilinirdi! Ancak bu kadar iddia ile “asıl hükümdar benim” denebilirdi!
Gerçek Müslümanlar adına çok üzüldüm. Eğer ben hacca gidecek durumda olsaydım sırf bu yüzden gitmez insanları da gitmemeleri için inandırmaya çalışırdım…
BUGÜN BAYRAM: Tabii Allah kabul etsin. Hepimize kutlu uğurlu olsun diyelim. Bizler (yine lafazanlığa başladık) Ne bayramlar yaşadık, ne bayramlar geçirdik! Pööö! Rahmetlik Dr. Fazıl Küçük de yetişen gençlere çok kızdığında, “be çocuklar derdi siz daha ananızın rahminde iken biz bu memlekette mücadelemizle vardık…”
Eh, galiba ölümünden önce insanın elinde kalan tek sermayesi bu tip lafazanlıklardır! Değil mi ki bir ömür geçerken yaşanmışlar kaldı hatıralarda… Artık çoğu hatırlanmasa da idare ediyoruz işte kalanlarla!
VE BEKTAŞİDEN BİR FIKRA: Bektaşi’nin iki öküzü varmış biri sarı biri Kırmızı. Sarı olanı az yer çok iş yaparmış. Kırmızı olanı çok yer tembellikten uyuzluktan yerinden bile kıpırdamazmış. Bir gün Bektaşi dayanamamış “Ey Allahım demiş sen şu Kırmızı öküzün al canını da kurtulayım elinden” diye dua etmiş.
Ertesi sabah Bektaşi ağıla gitmiş bir de ne görsün. Sarı öküz ölmüş! Gözlerini ovuşturup bir daha bakmış, evet ölen sarı öküzmüş! Fırlamış ağıldan dışarı bir çocuk geçiyormuş yoldan, tutmuş çocuğu kolundan, getirmiş ağıla ve sormuş: “Bak oğlum bu öküzlerden hangisi Sarı hangisi Kırmızı? Çocuk bakmış, öleni işaret etmiş “bu sarı” demiş “bu da kırmızı!
Bektaşi kollarını açmış, “İmanım demiş, bacak kadar çocuk renkleri biliyor da sen mi ayıramıyorsun? Kıssa hisse: “Bazı öküzler bir ömür yan gelip yatarlar dünyanın nimetlerini yerler, bazıları da aç bilaç çalışırlar ama ecelsiz giderler!
Hacılar Bayramımız kutlu olsun…
**********
KISACA TAKILDIKLARIM: (“BİR YILLIK HÜKÜMET İCRAATLARI” VE “ŞU DAÜ MESELESİ!”)
Türkiye Bayrama Meclis’ten geçen Tezkere ile girdi! KKTC ise Hacılar bayramına “Serdar Denktaş’ın bir süre önce DAÜ Rektörü’ne karşı başlattığı savaştan muzaffer çıkması bir, “Başbakan Yorgancıoğlu’nun da bir yıllık hükümet icraatlarını anlatması ile girdi iki!
Bir üçüncüsü ise hayırlı uğurlu olsun dediğimizce, Kudret Özersay’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ben adayım açıklamasını yapması…
Birincisi yani TC’nin tezkere olayını yorumlamak mümkün de en azından benim haddimi aşan bir olay… Türkiye’nin kendi olayı yani…
İkincisi çok mühim: Önce Serdar Denktaş açıklamak gereğini duydu: Hükümet dimdik ayakta ve uyumlu! Öyle olması da çok doğal! Tencere kapak işi! Her ne kadar Bayramdan sonra bir yıllık hükümet icraatları konusunda yapılan açıklamayı Köşeme taşıyacaksam da şimdilik şunu söyleyeyim:
“Büyük düşünceye dayalı büyük icraat yoktu!”
Açıklamayı bile gerektirmeyecek ve devletin hem asli hem de rutin hizmetleri olması gerekenler “icraat” olarak takdim edildilerdi!
Çoğu “cek’li cak’lı! “Yapacağız,” “edeceğiz,” “olacak,” “planlanacak” gibilerinden geleceğe yönelik işler! O zaman icraat değil tasavvur oldulardı!
Bazıları yılların müzmin sorunları olmalarına karşın Başbakan tarafından yeni olarak lanse edildilerdi!
Bazı çıkan yasalar çalışmazken neredeyse reform laflarıyla sarmalanmışlardı!
KISACA: Bir yıllık hükümet icraatlarının dökümü beni gıdıklamadı! Kaldı ki gözlerimi yaşartsındı! Aksine ne kadar kısır bir döngü içinde dönbaba olduğumuzun yeni bir ispatı daha ayazlatıldı. Hepsi o kadar!
GELELİM ŞU DAÜ MESELESİNE: Bugüne kadar gelip giden hükümetlerin en büyük dertleri “devlet sektör ve kurumlarına “kadroları ve istihdamları” ile nasıl egemen olacaklarının dolayısıyla önce nasıl “çiftlikleri” haline getirip sonra seçimlerde nasıl oraların oylarından nemalanacaklarıydı! Özay Oral’dan beridir bu olayı bizzat izleyenlerden birisiyim ve bu konuda anlatacak bir kitaplık hatıram vardır!
Olay devam ediyor: Kaç Rektör göreve geldiyse kendi inisiyatifi ile gitmesi nasip kısmet olmadı, hep götürdüler!
Sonuncusu Abdullah Öztoprak oldu! Niçin yemek istediler! Çünkü adam dedi ki burası çiftlik değil! Siyasi iktidarların at oynatacakları harman da değil! Öyle şunu istihdam et, bunu şöyle yap yok. Bırakın da hizmetimizi DAÜ’ye verelim!”
Hangi iktidarın hoşuna gider ki böylesi otorite? Öyleyse dedi Serdar Denktaş ben de seni yerim! Tabii Yogancıoğlu Polis Genel Müdürü’nü atama derdi ile iştigal ettiğinden DAÜ’ye çokluk bakamadı, görevi yardımcısına bıraktıydı! Ki şimdilerde ayni zamanda “Eğitime” de bakıyor çünkü yasa çıkartıp üniversiteleri olduğu gibi siyasi iradelerine kilitleyecekler!
Önce kendilerinin aidiyetinde olan Vakıf Yönetim Kurulu’nu atayacaklar! VYK’da “rektör olacak isimleri saptayıp Senato’ya önerecek!” Tabii anladınız hepsi de mevcut iktidarın “bendeleri” olacak! Sonuçta kim rektör seçilirse seçilsin otomatik olarak hükümetin emirlerini yerine getiren “adamı” olacak!
Yeme de yanında yat! Bal kaymak yönetim buna denir. Bir da demez mi Serdar Denktaş “Hükümette uyum var!” Yok olmayacaktı! Hadi hayırlısı Allah acısın DAÜ’ye, darısı sivile bağlanması istenen polise!
İKİ GÜN YOKUM: Tatile falan çıkacağımdan değil! Yaza yaza canım çıktığından iki gün beynimi dinlendirmek için! Salıya buluşalım…
































