Amerika, Avrupa Birliği, adadaki koçanlı üsleri bulunan garantör ülkelerden İngiltere ayağa kalkmışlar, asırlarca birlikte yaşarlarken Türkiye’nin askeri müdahalesi sonucunda birbirlerinden Kuzey ve Güney olarak ayrılmak zorunda kalan adadaki Türk ve Rum halklarını yeniden “birleştirip” o mutlu ve mesut günlerine kavuşturmak için kan tere batarak ve heyecanla uğraşıyorlar…
Müzakerelerin hedefine ulaşması ve tarafların çözüm yollarını açmaları için güven yaratıcı önlemler almalarını rica ediyorlar…
Tabi ricaları “emirleriniz” olur denilerek Türk tarafınca o kadar büyük kabul görüyor ki “evvel emirde Maraş sahiplerine iade edilsin” kampanyası başlatılıyor…
Din İşleri’nden sorumlu Talip Atalay başta Hrisostomos olmak üzere adada ne kadar dini lider varsa hepsini bir araya getirerek toplantılar üzerine toplantılar yapıyor, birlikte yemekler yeniyor, bir yandan da güven yaratıcı önlemlere güven üzerine güven perçini atılıyor…
Yetmiyor çocuklarımız Rum çocukları ile çeşitli spor dallarında karşılaşmalar yapıyorlar…
Sendikacılarımız Güney’in Rum sendikaları ile birlikte her vesile ile buluşup Kıbrıs’ı Türkiye’nin elinden nasıl kurtaracaklarını konuşuyorlar…
İş insanlarımız eğer adada çözüm olursa geçmişte olduğu gibi Rum iş insanları ile iş birliği içinde nasıl aydınlık gelecekler yaratılacağını, turizm alanında nasıl birlikte kalkınıp gelişeceklerinin müjdelerini veriyorlar…
Esnaf ve Zanaatkarlarımız, o taraflara akıp Rum çarşılarına okkayla para akıtan Türklere karşın, eğer çözüm olursa bu kez o taraftan bu tarafa nasıl binlerce Rum’un Türk çarşılarına akacaklarının hesaplarını yapıyor, yaşasın barış diyorlar…
KISACA: Kıbrıs’ın semalarında 1960’larda sağlanan “barış ve çözümün” simgesi Kıbrıs bayrakları dalgalanırken, insanlarımız hiç bu kadar mutlu ve kutlu olmadıklarını söylüyorlar… Gözlerimiz yaşarırken, görmesinler diye gizliden sümük çekiyoruz…
VE İŞTE GÜNEY’İN DE GÜVEN YARATICI BÜYÜK ÖNLEMLERİ: Anastasiadis her sabah bir sürpriz öneri ile uyanırken Türk halkına sevgi ve saygılarını iletiyor, bir an önce çözüm olması dilekleri ile güven yaratmak için eylem üzerine eylem, güven üzerine güven ulayarak Kuzey’i “Kıbrıslılarız” diyerek selâmlıyor.
Ardından “tek egemenlik tek devlet” diyerek ne kadar çok barışçı olduğunu ancak bu barışın İşgalci Türk askerinin ve Türkiyelilerin adadan çekip gitmesiyle sağlanacağını söylüyor…
Çözümün olabilmesi için Maraş’ın, Güzelyurt’un yanı sıra kutsalı olan Karpaz’ın da iadelerinin ne kadar isabetli olacağını anlatıyor.
“Eğer çözüm istiyorsanız diyor, unutmayın adadaki hakkınız yüzde 18’dir” hatırlatması ile Türk halkının önüne aydınlık yarınlar seriyor…
Güven yaratmak için önüne gelen ülkenin liderlerine Kıbrıs’ta barış için nasıl çalıştığını anlatıyor.
MESELA: Yunanistan’a gidiyor, Cumhurbaşkanı Papulyas’la birlikte “kahraman EOKA’cıların anısına dikilen anıtın” açılışına katılıyor. Kıbrıs’ta o kahramanların Türk halkına fiske bile kondurmadığını bir iki istenmeyen olay yaşanmışsa, onları da EOKA’nın değil, EOKA B’nin yaptığını söyleyerek Türk halkının gönlünü fethediyor, güven tazeliyor…
Ve Papulyas’la görüşürken “en büyük korkusunun Kuzey’in Türkleştirilmesi olduğunu” söyleyerek bunu önlemek için elimizden geleni yapmalıyız diyor… Ve bir kez daha çözüme koyduğu bu “güven yaratıcı önlemleriyle” Türk halkını kendine hayran bırakıyor…
VE UYANIYORUM: “Hayırdır inşallah” diyerek yatakta doğrulurken, kâbus’a dönmüş rüyamı hatırlıyorum! “Kuzey’in Türkleşmesini önlemeliyiz” diyen Anastasiadis’in kulaklarımda çınlayan sesini kışılarken, hadi benim de katkım olsun diyerek bağırıyorum: “Yaşasın güven yaratan önlemler. Yaşasın barış, yaşasın çözüm…” ********** GEÇMİŞLE HESAPLAŞIRKEN GELECEĞİ UNUTTUK Hükümet gene sorunların içinde boğulmaya başladı. İleriye doğru gitmek yerine “geriye gidip” hesaplaşmayı yeğleyen bir kısır döngüye girdi. Tarihi kader haline getirilmiş o bitmez tükenmez UBP-CTP çekişmesi yine her bir gündemin başına yerleşti. Geçicilerin durdurulmalarından, alınan kararların kadük hale getirilmesine varıncaya kadar “geçmişle” hesaplaşılıyor ve “ne yani geçmişte olan hukuk dışı olaylara göz mü yumulsun” deniyor… Sümme haşa diyoruz: Geleceğe yürürken aradığımız “doğruları” kökleştirmek için o geçmişteki “yanlışları” lanetleyerek cezalandırırken, bunu nasıl söyleriz…
FAKAT: Geçen günlerde medyada “Toparlanıyoruz Hareketi” adlı STÖ’nün medyaya servis ettiği bir uyarısı salındıydı. Diyordu ki “AB muktesebatına uyum için 2009 yılından bugüne kadar 78 yasanın yürürlüğe gireceği taahhüt edilmesine karşılık bugüne kadar sadece 7 yasa gerçekleşti…” Şimdi:
Tutun ki çözüm konusunda türlü çeşitli görüş ayrılıklarından dolayı bir siyasi vahdete varamıyoruz…
Tutun ki iktidar muhalefet ilişkilerine egemen olan “sen-ben inadını” aşıp kendi iç sorunlarımızı çözmekte tutuk kalıyoruz.
Veya bitmeyen “siyasi hesaplaşmaları” kavgaya dönüştürüp zamanı boşa harcıyoruz.
Devleti sendikaların etki tepkileri doğrultusunda yönetecek bir yönetim zafiyetine düşüyoruz…
Pekala ama AB muktesebatına ait yasaların çıkartılamaması hangi engele takılmaktadır? Ki bu ülkede hiçbir konuda “mutabakata” varamamışsak tek bir AB muktesebatı ve AB’li olmak üzerine 2004’ten beridir kayıtsız şartsız mutabakat halinde değil miyiz?
O zaman “hukuki zemin mi yetersizdir” sorusundan “yoksa Meclis çalışmıyor mu” sorusuna kadar yığınla soru gelir akla. Ki UBP döneminden kalma yüzlerce Yasa Tasarısı da vardır.. Bunların arasında tek kelimede “reformlar” olarak genellediğimiz “Mali ve Ekonomik paket” vardır. Tasarılar “Yeniden yapılanmaya” yönelik programın uygulanması için hâlâ beklemededir…
YERİ GELDİ YAZALIM. “Bekletiyoruz” ama Ankara da bizi bekleterek canımıza okuyor! Elinde tuttuğu koz da “Ekonomik paketin hâlâ uygulamaya” sokulmaması oluyor… Mesela hükümetlerin icraatlarını kilitliyor. Onca belediye parasızlıktan çatır çatır yıkılırken ve bu yıkım gerçekte KKTC’nin alt yapısını yıkarken, Ankara “dediğimi yapmazsanız size zırnık yok” hatırlatmasında olaya uzaktan bakmakla yetiniyor!
Çözüme hazırlanacak denen Kıbrıs (ki bu Rum’la çözüm olmaz) tüm sektörleri ile iflası yaşıyor… Es kaza çözüm olsa “battı” denilen Rum’un kucağına düşecek acizlik yaşanıyor!
Dahası Ankara zamana mekâna ve çıkarına göre gelip giden hükümetlerle oynayarak, “kim uslu uslu lafını dinlerse” ondan yana destek atışı yaparak bu kez de KKTC’deki siyasi dengeleri bozuyor…
UZUN LAFIN KISASI. Silkinip toparlanmak gerekir de nasıl? Yoksa diyorum tüm bu yokuş aşağı yuvarlanmalar, günü geldiğinde son sözü söyleyecek Ankara’nın, “sözünü yerine getirmemiz” politikasının bir parçası mı oluyor? ********** KISACA TAKILDIĞIMIZ: (SEVİNÇLERİ İLE GÜZELLİKLERİ FOTOĞRAFLARDAN TAŞAN KADINLAR…)
Bir arkadaş dikkatimi çekerken şöyle dedi: “Gazetelerin orta sayfalarındaki şu adına “sosyal hayat” denilen magazin haberlerine bakar mısın? “Allah’ını seversen yaşanan renkli dünyaların o renkli fotoğraflarına dikkatli bak. Eller havada gülüp oynayanlar, yiyip içenler, objektiflere sevgi dolu gülücüklerle uzanan küme küme insanlar hep kadınlar ve kızlar… Ya hiç erkek görmezsin ya da çok azdırlar…”
“Yok yahu dedim arkadaşa, abarttın…” Öyle de merak bu ya elime aldım mıydı gazeteleri başladım hemen orta sayfaları açıp bakmaya. “Aha şu masada kadınlar kızlar. Aha şurada da, işte bu da, işte o da…”
Vallahi doğru. Genelde her gün üç dört gazete alırım. Yeni yeni farkına vardım: Hepsinin de orta sayfalarında eğlence dünyamızı yansıtan renkli fotoğraflarının çoğunluğunda kadınlar kızlar var… Ya gazeteci refiklerimiz özellikle kadınları fotoğraflamaktalar yahut gerçekten o eğlence yerlerinde çoğunluktalar… Ne olursa olsun ama. Hiç önemli değil. Bu kadar mesut ve sevinçleri fotoğraf renklerinde bile yansıyan kadınlarımızı kızlarımızı hele böylesi baştan kara etmiş bu memlekette eğlenirlerken görmek, ancak bizi de onlar kadar mutlu eder…

Önceki Haber
Sonraki Haber

























