Taraflar önce seçim takvimlerini ortak bir tarihe çekmekte mutabakat sağlasalar daha yerinde olmaz mı?
Niye böyle düşündüğümü sıralayayım.
Çok geçmişe gitmeyelim, İlk önce bizdeki 2009 ve 2010 seçimleri “beklendi”.
Kim bekledi?
Rum tarafındaydı sıra.
Bizdeki iktidar ve Cumhurbaşkanı art arda değişti.
Değişeceği belliydi. Rum’da biliyordu.
“Anlayışla” bekledi.
“Milliyetçi” söylem bizim tarafta kazandı. Rum da bunu istiyordu. Olması için gerekli olan “katkılarını” da ince ince yaptı.
Sonra Yunanistan’daki ekonomik krizin getirdiği kaosla birlikte Nisan 2012 seçimleri geldi.
Olmayan ekonominin algıda var olduğu sayılan anahtarlarını uzun bir süreliğine teslim eden bir devletin milliyetçi söylemlere sarılacağını öngörmek herhalde kehanet olmazdı. Ülkeyi bir arada tutabilmeleri için milliyetçilikten başka tutunacak başka dalları yoktu.
Bu kez de bu hesapla bekleme sırası bizdeydi.
Gerçi pek bu aralar sesleri çıkmıyor ama seçimler sonucunda Yunanistan daha da radikalleşti.
Yunanistan’daki seçimlerden sonra neyi bekledik?
1 Temmuz 2012’de Rumların AB dönem başkanlığını alacak olması öne sürülerek, çözüm için 2012 sonrasına bakılmasında “mutabakat” sağlandı.
Bu duruma kendini mahcup duruma sokan Rumlar dahil herkes “anlayış” gösterdi. Türkiye’ye görüşmeler başlamak için en ufak bir istekte bile bulunulmadı.
Yaprak kımıldamadı. Taraflar rahat bir şekilde nadasa yattı.
Geldik 2013’ün başına.
Bu kez de Şubat’taki Rum Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bekledik.
O da bitti. Rum tarafında da lider değişti. Annan planına “evet” diyen ama “Milliyetçi” olan aday kazandı. En son tahlilde “Milliyetçiliği” ağır basacağını düşünerek biz de bir kesim bunu umutla bekledi.
Annan planına “evet” demesinin ağır basacağını düşünenler de hatırlayın o dönemde iç ve dış tüm kanallardan 2013 ve sonrası için beklenti yaratmaya başladı.
Başladı başlamasına da bizdeki UBP parti kurultayları ve iç siyasette yaşananlar UBP’yi iktidardan götürdü ve hesapta olmayan bir erken seçim getirdi. Tarihler 2013 Temmuz’u gösteriyordu.
UBP kurultaylarından başlayarak Kıbrıs sorununu konuşmaya ve düşünmeye hiç kimsenin vakti yoktu. Böyle bir siyaset festivalini adada ne biz ne de Rum görmediydi.
Bu siyasi festivali sahneye koyan bizdik ve bekleme sırası bu sefer olan biteni ilgiyle izleyen Rum tarafına geçti.
Sonra geldik Mart 2014 Türkiye Yerel seçimlerine.
Bunu da hem Rum hem de Türk tarafı merakla Erdoğan’ın nasıl sonuç alacağını bekleyerek geçirdi. Sonun başlangıcı mı diye beklendi. Olmadı.
Şimdi de geldik Ağustos 2014 Türkiye Cumhurbaşkanı seçimine.
Abartmış olacağım belki ama neredeyse tüm dünyanın sonrasını görmek için beklediği seçim olacak bu.
Herkes bu seçimleri de anlayışla bekliyor. Hatta Anastasiadis, Eroğlu’na Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda istediklerini alabileceklerini düşündüğünü söylediğini aktardı.
Seçimi ilk turda kazanmayı kendisine hedef edinen ve bunun için milliyetçi oylara ihtiyacı olacak olan Erdoğan’ın Kıbrıs sorununda taviz verildi algısı ile seçime girmek isteyeceğini hesaba katılarak bekleniyor. Ne olacak bir ay beklemek nedir ki? Anastasiadis başta herkes anlayışla bu seçimi bekliyor.
Bu seçim sonrasında özellikle AKP’de kartlar yeniden dağıtılacak. Bununla meşgul olacak olan Erdoğan dahil bir siyasi mekanizmanın Kıbrıs sorununda kendini meşgul edecek zaman ayırıp ayıramayacağını hep birlikte bekleyip göreceğiz. Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra AKP Genel Başkanlığı ve Başbakanlık seçimleri gelecek.
Bu seçim de geçtikten sonra bu sefer de Nisan 2015 KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimi beklenecek.
Şimdiden aday olacakların isimleri ortaya çıkmaya başladı bile. Bir yandan da Eroğlu’nun aday olup olmayacağını da düşünerek bunu düşünün. Tam bir curcuna yaşanacak. Rum yine “anlayışla” bizi bekleyecektir.
Devam edelim sıralamaya.
Haziran 2015 Türkiye Milletvekili seçimi gelecek.
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçileceğini düşünürsek, onsuz ilk seçim. Ben şimdiden merak etmeye başladım bile.
Sonra 2016 Rum milletvekili seçimi.
Aynı yıl 2016 Yunanistan milletvekili seçimi
2017… Seçim yok gibi. Not edelim.
Arada tarihlerini zahmet edip öğrenemediğim farklı tarihlerdeki yerel seçimler de var. Seçimler kadar heyecanlı geçen parti kurultaylarını saymıyorum bile.
Sorunun çözümü için 2014 ve sonrasını işaret edenlerin 4 ülkeyi içine alan bu seçim takvimine bakıp Kıbrıs sorununun çözülmesinin ne derece zor olacağını hesaplamaları lazım.
Taraf olan dört ülkenin seçim takvimi müzakere sürecinde başı sıkışanın veya seçime gidecek olan tarafı zor durumda bırakmak isteyenin seçimleri sebep göstererek işi yokuşa sürmesine son derece müsaittir.
Hani insanın içinden seçim tarihleri çözüme ulaşmamak için planlansa taraflar arasında bu kadar tutarlı ve istikrarlı bir seçim takvimi yapılırdı demek geliyor.
Bu seçim takvimi karşısında, ilk iş olarak BM’nin görüşmelerin devamı için en azından her iki taraftan seçimleri ayni tarihte yapmalarını ön koşul olarak şart koşması gerekmez mi?
Bu yönde bir adım her iki tarafın da çözüme ulaşmaya ne kadar istekli olunduğunun bir göstergesi olmaz mı? Her iki tarafın da bu soruna aralıksız odaklanacaklarının mesajını vermeleri olarak algılanmaz mı?
Bilmem anlatabildim mi?
Aksi takdirde “dans etmek istemeyen geline yeri dar gelirmiş” misali bu tiyatro, sorunun çözümü için değil çözülmemesi için tarafların birbirlerine çaktırmadıklarını düşünerek “karşılıklı empati ve anlayışıyla” devam eder gider.
Taraflar güven artırıcı önerilerin ilk sırasına önce ortak seçim takvimini koymaları gerekmiyor mu?
Zaten anlaşma olursa bunu da yapmış olmaları gerekmeyecek mi?
































