Son siyasi gelişmelere bakarken “en azından” diyerek rahat bir soluk alabiliyoruz. Bir araya gelen siyasi parti Başkanları “en azından” Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun “ortak metin” konusunda Anastasiadis’e gönderdiği önerilerini olumlu bulduklarını açıkladılar…
Kıbrıs Türk politikasının böylesi bir “görüş birliğine” ihtiyacı vardı.
İçeriği açıklanmamış da olsa anlıyoruz ki Downer aracılığı ile Anastasiadis’e gönderilen “Ortak açıklamaya” ilişkin Türk önerileri, bildiğimiz kadarı ile UBP’nin zaten öteden beri savunduğu, DP’nin zaten olmazsa olmazı olan ve CTP’nin dışlamadığı şu teze dayanıyor:
İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı bir federal sistem…
Yıllardır bu “başlığın” altını KKTC olarak kendi kendimize doldururken, zamana ve zemine uygun olarak “Türkiye’nin etkin ve fiili garantisini” de ekleriz, federal sistemin “iki kurucu devlet” tarafından oluşturulacağını söyleriz.
Tabi 10 Eylül’den beridir üzerinde uzlaşı sağlanamayan “ortak metin” konusunda Güney’in isteklerini de hesaba katmak zorunluluğunda anlıyoruz ki Davutoğlu’nun da telkinleri ile olmalı, Türk tarafı “Tek uluslar arası temsiliyetle tek kimliği” dışlamıyor… Zaten taraflar arasında asıl sorunun Anastasiadis’in “tek egemenlik” ısrarı olduğunu da biliyoruz…
Nitekim Eroğlu’nun yeni önerisini Anastasiadis bu nedenle yine ret etti haberleri işitiliyor…
BUNA KARŞIN: Hem Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun hem Başbakan Yorgancıoğlu’nun çözüm konusunda aralarında uzlaşma olması ve her iki liderin de “geçen zaman, mevcut siyasi yapıyı kalıcılaştırıyor” demelerini doğrusu “hayırlara vesile” olarak yorumluyorum…
Ve ekliyorum. Yıllardır beklediğimiz, böylesi bir “Meclis Platformunda” siyasi partilerimizin çözüm konusunda görüş birliğine varmalarıydı…
Ve tabi “acaba” diyorum. Kimsenin Davutoğlu’nun kulağını çekecek hali yok! Yoksa bu son ziyaretinde Davutoğlu mu kulakları acıtarak çekti?”
**********
PAHALILIĞI DURDURUN, YETER
Dün anlatmaya çalıştık. “KKTC bir sosyal devlet” olamadığı için, insanlar ceplerine giren maaşları oranında yaşama hakkına sahiptirler…
Bu hak “Sabit ücretli” dediğimiz kesimlerin eğer ceplerine giren para kadarsa, özel sektörün de kazandığı “parasal kârı” kadardır…
Sabit ücretli “işçiler, memurlar, sigortalılar ve de emeklilerin” ceplerine giren paraları hayat pahalılığını karşılamazsa perperişan olurlar… Özel sektör ise eğer bozulan ekonomik dengeler nedeniyle kâr marjında düşüşler yaşarsa sermayeden yemeye başlar ve batar!
Bizim gibi “ekonomi bilgisi” ancak buraya kadar olan insanların “maaşlarla pahalılıktan” anladığı da bu kadardır… Ötesini anlamak zorunda da değiliz.
OYSA 1956’lardan 1974’lere, 1974’lerden bugünlere gelene dek bu memlekette ne zaman sosyo-ekonomik yönden krizlere girilse, sahneye hep ayni “bahaneye” sarılmış ayni senaryo konmuştur. Ve yıllarca alnı şakkımıza bir şamar gibi hep iki “nedeni” çarpmışlardır: “Ne yapalım siyasi çözümsüzlükten dolayı bu krizleri yaşamaktayız” bir, “Türkiye yeterince para göndermediği için, bu krizlere düşmekteyiz, iki! Gelip giden iktidarlar hep bu “bahanelere” sığındılar ve ortaya çok tuhaf bir paradoks koydular:
BİR: Hem “siyasi çözümsüzlük” nedeniyle ekonomik krizler yaşadığımızı iddia ettiler hem de sanki dünya devletiymişiz gibi dönüp, dünyadaki krizlerden etkilendiğimizi söylediler!
İKİ: TC’nin yeterince para göndermediğinden şikâyet ettiler, sonra da dönüp ne paranı ne seni ne de yatırımlarını istemiyoruz diyerek yeri göğü inlettiler…
Paradoks devam ediyor: Kıb-Tek’in bu haliyle artık elektriğe zam yapmadan ayakta kalamayacağının sorunu yıllar ötesine dayanır. Fakat sorunu çözmek yerine Kıb-Tek’i kurtarmak için elektriğe zam üzerine zam yapmayı yeğlediler!
Dünyada “doğal gaz” savaşları yapılırken bu konuda KKTC’deki tedbir ve teşebbüsler de “Allah kerimden” öte gitmedi!
Hayvan popülasyonu gün günden geriler, süt üretimi ile tüketimi anomali haline gelir, devlet ödemelerini gününde yapamadığı için süt ve ürünlerinde krizler yaşanırken de siyasi iktidarlar hep kendileri dışındaki krizlerden söz ettiler…
Uzatmaya hiç gerek yoktur. Vakti zamanında “sanayi holdinglerini” batıran da devletti, KTHY’yi da batıran devletti! Yani o günlerin mevcut iktidarlarıydı…
Şimdi Başbakanı dinliyoruz: “Diyor ki halinize şükredin çünkü KKTC hem Güney Kıbrıs hem de Türkiye’den daha ucuzdur!”
Allah inandırsın diyeceğiz de tutun ki doğrudur! O zaman da sormak hakkımız doğar: “Hangi nedenden dolayı daha ucuzuz!” “Siyasi çözümsüzlüğümüzden dolayı mı yoksa dünyadaki ekonomik krizlerden etkilenmediğimizden dolayı mı?”
Ooo ama! Hani da çözümsüzlük ve TC’nin para kısıtlaması söz konusu olduğunda krizler yaşıyorduk? Neyse, hadi uzatmayalım çünkü bu “paradoksu” uzattıkça benim de kafam iyicene karışmaya başladı!” Son sözümüz şudur: “Durdurun şu pahalılığı!”
**********
NE KADAR ÇOK OKULLAŞMA, O KADAR AYDINLIK GELECEKLER
Haberi duydukta sevindim: “Ada Bilim Eğitim Vakfı” Mağusa’nın Tuzla bölgesinde bir İlkokul İnşaatına başlamış. Okul 16 dönümlük bir arazide 4 bin 200 metre kare olacakmış. (Her halde beş yıl sonra ilk mezunlarını verirken de Orta dereceli okulunu oluşturacaktır…”)
Bu tip yatırımlar “ülkemizin zenginliği” olmalıdır. Tüm eleştirilerimize karşın ayni düşünceyi üniversitelerimiz için de söyleriz, öteki özel okullarımız için de… Bir ülkenin geleceğini “okullaşma oranında” görüp değerlendirmek aldatıcı olmaz. Ne kadar çok okul o kadar çok aydınlık gelecekler demektir…
Tabi “kaliteli ve artık çok değişen teknoloji ile bilgisayar çağında eğitim” demek istediğimizi de ayrıca vurgulamaya gerek yoktur. Yoktur diyoruz da mesela “devlet okullarımız” bu konuda hâlâ çok gerilerde seyrediyorlar… Hâlâ 1970’lerden kalmış hantal müfredatlar uygulanıyor. Salt ezberciliğe ve dikte ettirilmeye dayanan metotlar izleniyor.
Bu hantal eğitim anlayışını, devlet okullarının da lokomotifi olacak özel okulların kıracağı inancındayız… Dolayısıyla İş insanlarımızın bu alana da yatırım yapması “gelecekler yönünden” umutlarımızı artırıyor…
VE YERİ GELDİ YAZALIM. “Hâlâ yıllar ötesinden gelen sorunları ile tartışmaları yapılan iki olay vardır. Birisi KTHY’nin iflas etikten sonra “iş adamlarımızın” bir yere gelerek KTHY’yi kurtaracak cesareti gösterememeleri bir, DAÜ’ye bağlı DAK ve DAİ okullarının Doğa Kolejlerine devredilmelerine karşı çıkan İşadamlarımızın, hazır bir araya gelmişken, sahibi olmak istedikleri “özel okul” işletmeciliğini kendilerinin de mesela bir ilkokul yapımı ile oluşturmaktan kaçınmaları iki!
Kısaca hazıra konmak istediler! Şimdilerde ise “hâlâ Doğa Kolejlerinin arkasında koşturup, ne yapıp edelim de canına okuyalım” diyerek kumpas çeviriyorlar!
DİYELİM VE EKLEYELİM. Yıllarca memleketin dağlarını ovalarını onun bunun keyifleri için kısır iskân yatırımlarına açtılar, şuna buna peşkeş çektiler! Hep böylesi uygulamaların egemen olduğu bozuk düzenleri yaşadık. Şimdilerde dikenler arasında koklanacak çiçeklerin de yeşertildiğini görüyor ve yeni yeni okullaşmalara baktıkça, biz de umutlarımızı yeşertiyoruz… Özel okulların açılmaya başlandığını görmek güzel bir olay…
Zaten hep söylüyoruz: KKTC’nin eğitim ve turizmden öte ekonomik şansı da yoktur. Bari bu iki sektörü ihya edelim…
































