Barışçı çözümü gerçekleştirmekten çok, “çözüm sayesinde” adanın Kuzey’ini de yutmayı hedefleyen Rum tarafından dolayıdır ki “Kıbrıs adası” boşa geçen huzursuz ve istikrarsız zamanların esiri durumuna geldi!
Aslında hâlâ 1960’ların artık antikalaşmış müzelik kafasıyla düşünüp hareket eden Rum liderliği ile kilisesinin yarım asır sonra bile değişmediğini görmek insanın vicdanını sızlatıyor!
Çünkü Kıbrıs egemenliği tutkusuyla “siyasi sorun” oluşu aşıp psikolojik saplantı haline gelen “sahiplik kompleksi,” artık başta Anastasiadis olmak üzere Rum liderliğinin toptan bir klinik tedaviden geçmesini zorluyor.
BİRİLERİ bu insanlara artık kendileri için Kuzey’in ulaşılması zor bir hayal olduğunu anlatmalıdır!
Çözüm olsa da olmasa da Kuzey’e dönemeyeceklerini, Türkiyesiz Kıbrıs çözümü olamayacağını anlatmalıdır.
İki bölgeli iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı ve TC’nin garantisini içeren bir çözüm dışında uzlaşı sağlanamayacağını, gerekirse Güney Rumunun kafa tasını açıp beynine şırınga etmelidir!
Doğu Akdeniz’deki gaza Türkiye ve Kuzey’deki Türk halkına karşın tek başına sahip olamayacağını, hâlâ bunu anlamadığı için kafasına vura vura anlatmalıdır!
Ağa babası Yunanistan’la birlikte Türkiye ile iyi komşuluk ilişkileri kurmaktan başka çaresi olmadığını çok geç kalmasına karşın bugünden ezberletilmeye başlatılmalıdır!
Kesinlikle üfürüğü ile telkini keskin bir ünlü illüzyona götürüp kafasındaki “enosis hayalini” sildirmelidir!
Adanın barış ve huzurunu düşünüyorsa artık Rus mafyası ile aşna fişne olmaktan vaz geçirmeli, Yahudi kalpazanlarıyla işbirliğinden geri adım attırmalıdır!
Anastasiadis’e kesinlikle “Türkiye tarihi” adlı kitaplardan bazılarını okutmalı, özellikle salık vereceğimizce Atatürk’le Venizolos’un Türk yunan savaşı sonrası nasıl dost olabildiklerinin tarihi hatırasını iyice hatmetmesi sağlanmalıdır!..
TÜM bu önerilerimizden sonra diyeceğiz ki “bak Anastasadis aklını başına al bu gidiş doğru gidiş değil! Kuzey’den umudunu kes, Türkiye’ye sürünme, Yunanistan’la İsrail Mısır gibi ülkelere de çok güvenme…” **********
“ÇÜRÜYÜŞTEN DİRİLİŞE”
Geçtiğimiz gün bir türlü derleyip toparlayamadığım kitaplarımdan bazılarını karton kutulara koyup kaldırmak için uğraşırken, gözüme Cumhuriyet gazetesi yayınlarından Mümtaz Soysal’ın “Çürüyüşten Dirilişe” adlı risale mahiyetinde kitapçığı çarptı.” (Hayret bir şey ama kitapçığın yayınlandığı yılı koymayı unutmuşlar, zannedersem 1992’lerde falan yayınlanmıştı Soysal’ın Milliyet gazetesindeki köşesinde yazdığı dönemler..)
“Çürüyüşten Dirilişe” adlı kitapçık “tez-antitez” tarzında yazılmış. Türkiye’nin neden “çürüdüğüyle” nasıl “dirileceğinin” beyin praktisini yapıyor..
Okudukça kendimi, “işte KKTC’nin çürümüşlüğü ve kurtuluş yolları” demekten kurtaramadım!. “Tutun ki neyse anası danası da o!”
Ne var ki “Soysal’ın çıkış noktasında savunduğu “devletçilik” var.. Fakat ortaya koyduğu TC’deki o günkü sorunlar şimdilerde bizi de kavrayıp sıkboğaz eden sorunlar… Üç beşini aktarayım:
Mesela “çılgınca tüketme rüzgârları estirilirken, üretmeden kazanma hevesinin söndürülmesi!”
Mesela “insan değerleri yozlaşırken, kutuplaşmaların keskinleşmesi…”
Mesela “kamuda hizmet anlayışı aşınırken, kamu yönetiminin yozlaşması..”
Mesela “ulusal değer ve işlevinin bilinmezliği…” Bu konuda en sağlam ve güvenilir “bütünleştiricinin” eğitim olduğunu söylüyor..Falan…
SANKİ KKTC’i teşhis ediyormuş hissini veren bu risale mahiyetindeki kitapçıktan ileride yine söz edeceğim çünkü “siyasi ve sosyoekonomik arayışlarımız” sorunlarının çözümsüzlükleriyle devam ediyor!
Örneğin hâlâ “kooperatifçiliği” tartışıyoruz..
Çünkü bu ülkede olduğunca tarım sektörü çöktü. Örneğin Güney’den et kaçakçılığı toplumsal bir trend haline geldi!
BU nedenle “kooperatifçilikten” yeniden söz eder olduk çünkü “üretimin sürdürülmesiyle değerlendirilmesinin” en güvenilir sistemidir! (Öyleyse bilmem kaç defadır yazarız. Neden sevmedik bu kooperatifçiliği? İşte cevabı.)
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (NEDEN SEVMEDİK KOOPERATİFÇİLİĞİ!)
Yukarıdaki soruyu laf ola beri geri sormadım! Çünkü bu ülkede 1970’lerde rahmetlik İsmet Kotak’ın ve sonrası yıllarda Nazif Borman’ın Bakanlıkları dönemlerinde Kooperatifçilik seferberliğine iki kez (bırakın gazeteci kimliğimi) sevgi ile inancımdan dolayı hasbelkader katılmış bir yurttaş olarak sordum!
Fakat onca çaba ve uğruna Bakanlıklar ihdas edilmesine hatta son dönemlerde tarım kesiminde “kooperatifleşen” üreticilere daha çok teşviklerde bulunulacağı kararına karşın tırnak kadar bir gelişme görülmedi! Çünkü Kooperatifleşmeyi Sevmedik! Çünkü kollektif bilinçle yetişmedik! “Bir elin nesi var iki elin sesi var” dedik ama söz konusu kooperatifçilik oldu mu hep yan çizdik!
BAKIN ekonomimizin gerilerde seyrederken yerinde saymasının en büyük nedenlerinden birisi hâlâ kollektif bilinçle ticari ortaklıklara yanaşmamamızdır. Bu “az olsun da hep benim olsun” bencilliğini kıramadık! KTHY batarken üç dört işadamı bir araya gelip kurtarmanın “denemesini” bile yapmadılardı.. Mesela hani bizde “anonim şirketler?”
GEÇELİM: Kaldı ki kooperatif kuruluşlar “İsrail’in Kibuts ve Moşavlarını çağrıştıracak bir kollektif bilincin eseri olacaklardı bu ülkede! Sütçülüğü ve ürünlerini kurtarmanın ötesine geçilemedi..
Oysa bu ülkede “ulusal sanayimizdi Zeyko yağ fabrikası.. Harup, Binboğa yem fabrikaları.. Hepsi de Koop. sisteminde çalışıyordu.. Bu tesilerin yanına yenilerini koyacaktık ki bir de baktık hepsi de özel sektöre, toptancılara yenik düşürülerek devreden çıkartılıvermişler!
KISACA Koop. ruhunu öldürdük hâlâ da diriltemiyoruz. Ve eti gidip Rumdan alıyoruz! Sebze meyveyi TC’den ithal ediyoruz! Zaten gam değil artık kırsal kesimlerde toprakta çalışanlar da gitgide azalmaktalar! Yazık!
Kooperatifçiliğe dönmeliyiz başka çaremiz yoktur…
































