Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Güney bugünkü müzakerelere aşama aşama geldi

İki gündür siyasi sorun etrafında dolanıp dururken söylemek istediğim şuydu: Anastasiadis masaya döner ama Eroğlu’nun söylediği gibi “ön koşulsuz” değil! Eğer taktiği tutar ve hem BM’ler hem de Amerika ile AB tarafından kabul görürse “koşulları ile önerilerini” beterince yığarak gelir! Türkiye ile KKTC kabul etmediğinde de parmağı ile Kuzey’i işaretleyerek, “işte çözüm istemeyen taraf” diyerek Türk liderliğini bir kez daha suçlu sandalyesine oturtur!
Tabii böylesi bir gelişme bizi çok rahatsız edecektir çünkü Güney’in hempaları o kendilerine özgü lobileri ile aleyhimize kampanyalarını sürdürürlerken, bir yandan da Türkiye’yi AB içinde sıkıştırıp zırt pırt vetoları ile ilerleme sürecini sabote edeceklerdir! Her ne kadar Türkiye Kıbrıs siyasi sorunundan dolayı çok diyet ödediği için bu tip baskılara mayalıdır ama sonuçtaki zararları yadsınamaz gerçektir!
Dün “Rum’un Kuzey’den beklentilerini tıkamak zorundayız” dediydim. “İki bölgelilik” yanı sıra “siyasi eşitliği” kabul edecek hizaya çekilmeli, anlamalıdır ki bundan sonra şu andaki mevcut “statüyü” ters yüz edecek bir çözüm asla mümkün olmayacaktır…
OYSA BUGÜNE KADAR OLAGELEN MÜZAKERELER RUM TARAFINA HEP KUZEY’E DÖNME UMUTLARI VERDİ. Mesela:              Birinci safha: 1977-79 BM Doruk Anlaşmalarında hem Federal Yönetim erkini kendi çoğunluk egemenliğine alıyordu hem de Kuzey’e dönme kapılarını açıyordu. Kazanımlarını yeterli bulmadı uzlaşıdan vazgeçti!
İkinci safha: Gali Fikirler Dizisi barışçı çözüm yönünden en ehven planlardan biriydi. Onu da kabul etmedi. Annan Planı’na gelindiğinde ise hem “kabul etmediklerini” hem de artı kazanımlar elde etti. Buna karşın yine yetmedi, “hayır” dedi!
Üçüncü Safha: “Gambari Süreci” ile başlayan bu son etap görüşmelere ise Annan Planı’nın üzerinde dayattığı önerilerle başladı. Peşin peşin “tek devlet, tek yurttaşlık, tek uluslararası temsiliyeti” Birleşik Federal Kıbrıs’ın yönetim biçimi olarak masaya koymayı başardı!
Dördüncü safha: Henüz başlamadı ama biliyoruz: Artık masada müzakereler gündeminden kaçamayacak Akdeniz’deki MEB sorunu ile hidrokarbon yatakları ve iki taraf arasındaki pazarlıkları ile dalaşmaları da olacaktır. Ve Anastasiadis gaz sorununu daha uzun süre Türkiye’ye karşı silah olarak kullanacaktır.
DİKKATİNİZİ ÇEKERİM. 1977 Denktaş ile Makarios arasında BM’ler Genel Sekreteri Waldheim huzurunda daha sonra 1979 Denktaş-Kiprianu arasında olagelen “Doruk anlaşmalarından” bu yanadır Rum tarafı hiç bu son müzakerelerde olduğu kadar büyük ödünler istemedi. Tutun ki bugünlere “aşama aşama” geldi! Ve artık hem ada egemenliğini istemektedir hem de Kuzey’den büyük oranda toprak ve yerleşim birimleri istemektedir…
“Hayır öyle bir gelişme söz konusu değildir” demek mümkündür de şu yukarıdaki dört aşamalı gelişmelere ve mevcut koşullara bir daha bakın. Girin internete hepsini anlatır. O zaman Rum’un nereye varmak istediğini daha iyi anlarız!                
**********      

Devlet olmak her babayiğidin harcı değildir (Zor zanaattır!)

İşsizliğe kimseler methiye düzemez! Çalışanların yasal haklarına kimseler tecavüz edemez! Kişilerin muktesep haklarını kimse çiğneyemez! Tabi demokratik ve hukukun üstünlüğünü kabul etmiş ülkelerde… Dolayısıyla bu tip ülkelerde bu hak ve kanunlar peşin peşin Anayasalarla güvence altına alınır…
KKTC 40 yıllık genç bir devlet de olsa bu yönden o kadar da arızalı değildir. Hem demokratiktir, hem hukukun üstünlüğüne dayalıdır hem de bunlar Anayasası ile güvence altına alınmıştır. Fakat bir sorunu vardır:
İşte KTHY olayı! Dolayısı ile KTHY çalışanları olayı! Ve sonucunda yaşanan CAS olayı!
Bu birbirleriyle ilintili üçlü sorunun yıllardır süregelen ve son halkasını teşkil eden “64 çalışanı olayı” nihayet çözüme ulaştı. Dolayısıyla hem hukukun üstünlüğü ilkesi kurtuldu hem Anayasa kurtuldu hem de altmış dört “çalışan” kurtuldu!
ÖYLE Mİ? Hayır öyle değil! Çünkü ne evlat acısı unutulur ne kuyruk acısı!
KTHY’nin batırılmasının nedenleri biliniyor! “Siyasi iktidarlar” bir yandan, “çalışanlar” öte yandan, “sendikalar” beri yandan! Tırnak kadar fedakârlıkla tasarrufa yanaşmayanlar KTHY’yi çatır çatır batırdılardı! Ve batırma olayında dönemin hükümeti de suçluydu, ilgili sendika da suçluydu, çalışanlar da suçluydu!
Sonra Ercan Havaalanı “yap, işlet, devret” sisteminde özel sektöre devredildi! KTHY’den intikal edenlerin bir kısmı bu özel sektörün yer hizmetlerine verildi. Adları ile işlevleri “CAS çalışanları” oldu! Oysa olmadı! İlgili sendika yanına ETİ’den intikal edenleri de koydu “Devlet kademelerinden geldiler, ancak devlet kademelerinde görev alabilirler” dedi, üstelik parasal haklarını da gündeme getirdi…
VE SONUÇ: Aylardır süren eylemler açlık grevleri, sendikaların ayaklanması derken, sorun hükümetin “istenilen çözüm” sözünü vermesi ile sonlandırıldı!
NE ANLADIK? 2013’te büyük umutlarla yasalaşan Tek Sosyal Güvenlik Sistemi’nin tırnak kadar işlevinin olmadığını hatta çalışmadığını anladık! Ki bu gerçek sendikalar tarafından “Göç Yasası” olarak sloganlaştırılıp protesto edilirken, sıcaklığınca gündemdeki yerini korumaktadır!
Öte yandan: Anladık ki çalışmayan bu sistem nedeniyle devlet kademelerinde istihdam olanağına sahip olmak hâlâ imtiyaz ve ikbaldir! Nitekim bunu iyi bilen KTHY’den intikal eden çalışanlar ölümüne direnişleri ile bu olanağa ulaşma başarısı gösterdiler!
Ve anladık ki bu ülkede hükümet sorunları çözme kabiliyetine sahip değildir! Dolayısı ile çözmeden bekletmekte, sendikalar sorunlara el koyup greve gittiklerinde de “buyurun görüşelim” demekte ve istenilenleri “vererek” çözüm sağlamaktadır! Bu yönetim sistemi dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur, mucidi KKTC’deki Başbakan Yorgancıoğlu ve yardımcısı Serdar Denktaş’tır!
Bir şeyi daha anladık: Devlet yönetmek her babayiğidin harcı değildir. Zor zanaattır!         

**********       

Kısaca takıldığım: (KKTC’nin tek sorunu kaldı. O da polisin sivil idareye devri!)

Polisi müdürsüz, DAÜ’ü rektörsüz bırakan hükümet grevler ve eylemler furyası ile sarmalanmışken, geriye kalan son “derdini” de neşterlemek için yine harekete geçti! Ve başından beridir gönlünde yatan aslanı dürterek uyandırdı ki Anayasa’da değişiklikleri yapılırken bu konu yine o “değişikliklerin” içine sokulmak istendi fakat başarılamadıydı!
Fakat bu kez ve tabi CTP patentli arzularda ciddi ciddi “polisi sivilleştirmek” için siyasi partilerin temsilcilerini de dürtülüverdiler…
Haberlere göre öyle ahım şahım olumsuz bir tepki olmadı. “Hele bir düşünelim” de dendi “evet bağlansın ama bazı sakıncaların ortadan kalkması gerekecektir” de dendi! Doğrusu ben haberin bütününü okuma gereği duymadım!”
Çünkü “Polise bir genel müdür atamasını” beceremeyen bir “yönetiminin” koskoca bir polis teşkilatını yönetebileceğini sanmıyorum! Kaldı ki yönetseydi mesela sendikalara yenik düşmezdi! Oysa gördüğümüz ve gördüğünüz gibi sağ olsunlar, Sendikalar devleti yönetiyorlar! Yukarıda yazdık!
HA, POLİS KURULDUKTAN SONRA SENDİKASIZ MI OLACAK? Mümkün mü? Polis sivil yönetime bağlansın deniyor! Hatta çok yersiz ve yakışıksız bir kelime ile demokratik bir ülkede “sivil otoriteye bağlansın” deniyor. Ne demek “otorite?”
Devam edelim: Eroğlu ile Yorgancıoğlu uzlaşıp Polis Genel Müdürü’nü bile atayamazlarken varın siz düşünün hükümetin elinde mesela içişleri Bakanına bağlı bir polis teşkilatı nasıl savrulur! Üstelik “sendika kuramazsınız” diyerek “kanuni hüküm” koysanız bu kez memleketin olanca sendikaları greve eylemlere giderek “bu hüküm kaldırılsın polis sendikasına kavuşsun” diyerek ayağa dikilecekler.
Eh! Zaten biliyoruz ki hükümeti sendikalar birlikler yönetiyor. Anında polise de sendika kurdurmazlar mı? Olamaz demeyin! Bu bir!
İkincisi şudur: Bu ülkede bugüne kadar hangi siyasi parti iktidara geldi de partizanlık yapmadı? Daha dün müşavirler sorununu konuşmuyor muyduk? Kaldı ki kırk yıldır bu memleketi bu “partizanlıklarla” savurmuyorlar mı? Rum’un mülkünü niçin rant ekonomisi haline getirdilerdi?
KISACA: Şimdi de polis teşkilatı ile oynayacaklar. İyi olur çünkü tabiatı gereği şenliklidir, gündeme geldi mi biz de şenleniriz!