Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Güney anlamış olmalıdır: (Adanın tek devleti olmadığını, her istediğini yapamayacağını!)

Anladığımca Türkiye Rum tarafının direncini kırmak için yeni bir taktik uyguluyor. Zaten politikanın kendisinin stratejiler üzerine geliştiğini düşünürsek kapsamına “müzakereler sürecini” alan bu yeni politika sürpriz olmayacaktır.
Nitekim başından beridir “KKTC’yi tanıyan” ülke olarak Türkiye bir dizi ikili anlaşmalara dayanarak Güney Rum Yönetimi’ni sıkıştırıyordu. Gaz olayı “KKTC ile TC arasındaki” ikili anlaşmaları ilk kez “lokal” oluştan çıkartarak ciddi ciddi uluslararası bir sorunun parçası haline getirdi!
Rum tarafı bu gelişmeyi bekliyor muydu bilmiyoruz! Ancak Türkiye tarafından sıkıştırıldıkça “yeni çareler üretmeye” başladığını görüyoruz ve diyoruz ki “demek ki tek taraflı olarak ve Kıbrıs’ın tüm devleti iddiası oluşa dayanarak “Münhasır Ekonomik Bölgeler” sahipliğine soyunup hidrokarbon yatakları üzerine oturmak mümkün değildir!
Tutun ki Kıbrıs Türk tarafı ilk kez Rum tarafı karşısında uluslararası hukuki ve siyasi haklarını bu kadar açık ve net savunabilmektedir. Üstelik AB ile Amerika’ya haklılığını onaylattırarak!
OYSA RUM TARAFI GAZI SİYASİ KOZ OLARAK KULLANMAK AMACINDAYDI! Adanın tek devleti olduğu iddiasında “istediğim siyasi ve ekonomik tasarrufta bulunurum” diye çıktığı yolda, şimdi görüyor ki her istediğini yapamaz çünkü yaptırtmazlar! Nitekim:
Tüm Kıbrıs halkını ilgilendiren fakat Kuzey’i kapsamına almayacak her hangi bir uluslar arası siyasi veya ekonomik girişimi devreye sokamaz!     Doğu Akdeniz’deki “gazı” tek yanlı olarak sahiplenemez Türk tarafı ile Türkiye’den kaçırtamaz!  Kısaca: Tutun ki Rum tarafı ilk defa tanımadığı Kuzey’deki Türk Devleti ile “siyasi ve hukuki yönden hakcasına paylaşımları” dışlayamayacağını anladı.
PEKALA BU GELİŞMENİN ÇÖZÜME KATKISI OLUR MU? Neden olmasın?
Eğer Türk ve Rum halkları ancak barışçı bir çözüm sürecinde, Kıbrıs’ı bir refah ve huzur adası yapabileceklerini anlarlarsa sadece enerjiyi değil, Kıbrıs için çok önemli olan turizmi de “kazanımlarına” katacaklardır.   
Üstelik Kıbrıs’ı Akdeniz’in bir “Kültür Adası” yapmaları şimdi çok daha kolaydır. Bunun alt yapısının temelleri çoktan atıldı. Mesela artık Kuzey’de de uluslar arası üniversiteler vardır. Her iki tarafta da bazı hallerde ortaklaşa uluslar arası konferanslar yer almaktadır. Türlü çeşitli toplantılarla eski eserler restorasyonları hatta iki halk arasındaki alışverişler günlük hayatın alışılmış ikili ilişkileri haline geldi…
BEN BUNLARI 1960’LARDA İŞİTİRDİM: Amerikan Elçiliği’nde çalışan bir ateşe vardı. Galiba adı Mr. Parker’di. Baf’ta söyledikleri gazetelere haber olduydu. Diyordu ki “Türkler ve Rumlar eğer isterlerse bu adayı cennet yapabilirler. Bir kültür ve turizm adası haline getirebilirler. Kıbrıs uluslararası konferanslar, önemli toplantılar için ev sahipliği yapabilir…”
İŞTE BU UMUTLARI SÖNDÜRMEMEK GEREKİR. Denizden çıkartılacak “gaza” tek başına sahiplik koymak yüzünden geleceğin Kıbrıs’ını karartmamak gerekir. Türkiye Suyu’nu şimdilerde yeni haberi ile elektriğini bile Güney’le paylaşmaya hazırsa Anastasiadis aklını başına toplayıp barışa ve çözüme kapıları açmalıdır.      

              
**********       
Küçük toplumda sınıflar yaratıldı dengeler bozuldu. (Dolayısıyla sigortalar işlevlerini yapamıyorlar!)

Bu ülkede “Göç Yasası” denilerek aforoz edilen Tek Sosyal Güvenlik Sistemi’nin neden “iyilikten maraz çıkardığını” anlamak için yıllar ötesine gidip “yapısal kusurlarımızı” sigaya çekmemiz gerekir. Yoksa selamete varamayız! Tutun ki hastalıklı hücreleri temizlemeden asla elinden kurtulamayacağınız o menhus hastalık gibi!
Bütün sorun ve bugün devam ettiğince “orta sınıf” bir başka deyişle “memur takımının” Sartre’nin deyişi ile “yukarı çıkarken, arkasında kalanlara kakma atmalarından” kaynaklandı!        
Kimdi o arkalarında kalanlar? Özel sektörün “ö”sünün olmadığı o geçmiş yıllarda işçiler, esnaf zanaatkârlar, köylüler, çiftçiler…
Ki bu çalışan büyük kesimin haklarını, tarihimize hem “anlı şanlı” hem de “sarı sendika” damgalı işlevi ile kazıyan Türk Sen de çekip alamadıydı!
Buna karşılık öğretmenler sendikaları peşi peşine oluşup zümresel haklarını alıp güçlendiklerinde, artık toplumda siyasi iktidarların da popülist yaklaşımlarıyla “yeni ve mutlu bir zümre” yaratıldıydı.
Akıllar başlara gelip de Öğretmenler Sendikası “zümre çıkarları değil, toplum çıkarları önemlidir” sloganı ile yeni bir sendikal çalışma başlattığında bu kez de “Kamu görevlileri” haklarını aldılardı. Üstelik hiçbir şeyin pay edilemediği bu toplumda her şeyin anası babası olan ve Türkiye’den devlete, devletten de “kamuda çalışanların” ceplerine akan “paraları” pastanın en büyük dilimi haline getirdikleri “maaşları” olarak pay ederek!
Ve “yukarı dikilirlerken arkada kalanlara kakma sallayarak!” 
Buna karşılık öğretmen ve memur kesimlerinden oluşan bu yeni “zümre” toplumda yeni ve parasal yönden imtiyazlı bir sınıf oluştururlarken, “sol”u utandırmamak için de suret’i haktan gözükerek, “işçinin, köylünün, üreticinin haklarından yana” tavırlar koydulardı!… Ki şimdilere bir bakın! O konan tavırlara, kayırmalara karşın bu ülkede hangi kesim “kaymak tabakadır” hangi kesim sersefildir?
Dahası kendileri “halk” olmadıkları halde, halkın “aş iş” sorununu da yüklendilerdi! Yiyip içip şişinirlerken de işçinin hamisi kesildilerdi!
BUGÜN DE BU MEMLEKETTE, O GÜNLERDE EKİLENLER BİÇİLİYOR! Nitekim ne “halkların kardeşliği” sloganları kurtardı memleketin köylü, çiftçi, işçisini ne de Sigortalarla sonradan çıkartılan Tek Sosyal Güvenlik Sistemi…
Nitekim hâlâ “sınıfsallık” sürüyor! Buna karşın diyor ki artık sayıları ile adlarını bilemeyeceğimiz kadar çoğalan sendikalar, “göç yasasına hayır!” “Eşit işe eşit maaş!” 
Nerede hangi kesim için ama? 1970’lerden beridir süregelen sendikal mücadele ile yine Kamu Görevlileri için! Yeter ki her zaman işçi ve köylü altta, yeter ki devletten maaş çeken kesimler her zaman yukarıda olsunlar!
Tek Sosyal Güvenlik Sistemi bu nedenle çalışmıyor! Çünkü ne “yukarıdakiler” aşağı iniyor ne de “aşağıdakilerin” dengeli maaşlarla az biraz yukarılarda yerlerini almalarına cevaz verecek fedakârlık yapılıyor! Tek istenen “öyle geldi böyle giderken” devletin ne yapıp eyleyip en azından “eskilerle yeniler” arasındaki maaş farklarını nispeten kapatacak parayı bulmasıdır!      

              
**********

Kısaca takıldığım: (Çok demokratik hükümet!)
Neme lazım. Güzel buldu! Ve ne dedi Başbakan Yorgancıoğlu? “Demokratik bir parti olduğumuz için bu ülkede sık sık eylemler var…” Doğru!
Fakat: Yorgancıoğlu her halde, elinde kılıç önüne gelenin kellesini alan yardımcısı S. Denktaş’ı bu “demokrasi” lafına karıştırıp CTP’nin gül gibi adına halel getirmek istemedi ki “hükümetimiz” diyeceğine sadece “bizim parti” dedi!
Dolayısıyla anlıyoruz ki “CTP aynı zamanda o kadar demokrat bir partidir ki devri iktidarında sendikalar Lale Devri yaşıyorlar!” Nitekim:
Kimi sendikalar dilediği anda yollara çıkıyor, okulları kapatıyor, Başbakanlığı basıyor…
Kimi sendika memleketin elektriğini idare edip yönetiyor! Kimi sendika da Telekomünikasyonu!
Kimi sendikalar ise eğitim öğrenimden sorumlu ve yetkili oluyorlar! Kimileri de sağlık servislerinden!
Kimileri üniversitelerden sorumludurlar, bazıları memurlardan!
Kimi sendikalar memleketin “sigortalarını” dizayn ederken eşit işe eşit maaş dağıtımı yapıyorlar!
Kimi sendikalar da vatan millet işi olduğu için siyasi soruna odaklanmışlar “çözüm de çözüm” diyerek ve şimdilerde “hemen şimdi” lafını da ekleyerek, “çözümü çağırmaktadırlar!”
PEKALA HÜKÜMET NE YAPMAKTADIR? Memleketin “yürütmesini” yürüten Sendikaların hemen her gün her vesile ile yaptıkları eylem ve grevlerine, “çok demokratik meşrebi” ile takdirlerini sunmakta ve dünya aleme demokrasi dersi vermektedir… Eh bu da bir ayrılacaktır! Bir gün sendikalar yollarda koşturmaktan yorulduklarında, yeniden memleketin yürütmesi” görevine döner elbet!