Çünkü: Öyle bir dünya yarattık ki artık hak, hukuk, adalet aranmaz, İstenir! Verilmezse, zorla alınır!
Ve öyle bir dünya yarattık ki bir gün dönüşü mümkün olmayan bir zaman diliminde kendini yok etmeye mahkûm!
Ki artık o kıyamet günlerinin filmleri yapılıyor, romanları yazılıyor.
…Kıbrıs siyasi sorunu da adaletsizliği, hakkaniyetsizliği, hukuksuzluğuyla yarattığımız bu dünyanın bir eseri!
Akdeniz’in şurasında, Doğusundan Batısına arabanızla bir saatte gideceğiniz küçük bir ada!
Ama öyle bir dünya meselesi ki savaştan çıkmışlığının ortalarda bıraktığı siyasi çözümsüzlüğü nedeniyle, yıllardır dünyada hiçbir sorunu çözmeyi başaramayan BM’lerde tartışılmakta!
Hem de hayret, “çözüm amacında!”
Ki daha geçen gün BM’ler Genel Kurulu nedeniyle Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu gazetecilerle konuşurken, kendisini görüp yanına giden Rum Dışişleri Bakanı Nikos Hristodulidis arasında bile iki kelamlık sohbet yapılamadıydı, handiyse kavga ediyorlardı!
Olay Hristodulidis’in “hadi hemen şimdi federasyon temelli çözümde anlaşmaya varalım” demesi, Çavuşoğlu’nun da “iki yıl önce İsviçre’de başarısızlıkla sonuçlanan müzakereleri hatırlatarak şunları söylemesi:
“Hangi çözüm şekli? En son senin Başkanın konfederasyon ve iki devletli bir çözümden bahsettiydi!”
Yani bukalemun gibi her gün renk değiştiren Anastasiadis’i işaretleyerek “sizden ne köy olur ne kasaba” demek istedi..
Peki “çözüm konusunda uzlaşmaya varılamıyorsa sorun ilânihaye çözümsüz mü kalacak?
Unutulmamalı: 1974 Barış Harekâtı, hemen öncesinde yer alan müzakerelerde taraflar arasında bir uzlaşıya varılamadığı için gerçekleştiydi! Hatta 2. Barış Harekâtı bile ayni nedenle başladıydı!
…Ne dedik yukarıda, öyle bir dünya yarattık ki artık hak hukuk adalet istenmez, alınır! Bu nedenle (bugünkünden farklı) yeni ve güçlü bir KKTC yaratmalı.
**********
NÜFUSUMUZLA BİRLİKTE ARTIYOR SORUNLARIMIZ!
1974’lerden beridir “Mağusa’da çok yakından gözlemlediğim için biliyorum. TC’den göç eden yurttaşların Maraş’taki 4. Bölgeye yerleştirilmeleri sonucunda nasıl gettolaştıklarını!.
Ardından insanlarının Rumdan kalan dış bölgelerdeki evlere taşınmaları sonucu; nabız gibi atan Mağusa’nın Surlar içinin karakteristik yapısallığını nasıl kaybettiiğini!
Gerçekte 1974 sonrasında tüm bölgelerimizde “göçler ve yeni yerleşimler” nedeniyle, asırlardan süzülerek oluşmuş Kıbrıs’lı Türklerin kendilerine özgü topoğrafik yapısı çok bozuldu hatta kalmadı!
Belki dert değil ama hâlâ “kentleşemediğimizin” gerçeklerinde ve tabi Belediyelerimizin beceriksizlikleriyle çarpık yapılaşma sonucunda, doğrusu şu ki “naturamızı” kaybettik!
Bu yozlaşmada “üniversitelerin” etkisi büyük oldu! Bazıları “şukadar ülkeden öğrencimiz vardır” diye lafazanlık ediyorlar da o kadar çok ülkeden “tanınmamış, siyasi yönden netameli, bölgesel olarak kendi halkına bile doğru dürüst alt yapı hizmeti veremeyen, çevre pisliği alameti farikası olmuş KKTC’ye; neden bu kadar çok öğrenci geliyor diye düşünmez misiniz?
Ki artık şikâyet etmeye başladık çünkü “defakto” da olsa dıştan gelen bu öğrenciler hatta aramıza katılan turistler bile KKTC’e para bırakan “velinimet” değil, “yabancı kalabalıklar” olarak nitelendirilmekte!..
Öte yandan geri kalmış ülkelerden gelen “öğrenciler” ayni zamanda “ucuz ve kayıtsız işçi” sorunları da yarattılar! Ki bazılarını siyahi renkleriyle o kadar türlü çeşitli “işyerlerinde” görüyoruz ki “yahu diyoruz bu memleketin dağı taşı altın olmalı.”
Oysa ne menem bir ekonomiye sahip olduğumuz ortada!
…Bunları “İçişleri Bakanı Ayşegül Baybars’ın “KKTC’de İkamet ve Vizeler Tüzüğünün” Ekim ayında yürürlüğe gireceğini açıklamasının çağrışımında yazdım.. Ki Bakan’ın da ifadesiyle “asıl hedef ülkeye turist vizesiyle girenleri bütün dünyada uygulanan hukuki şekliyle kayıt altına almak..”
…Artık KKTC’nin buna çok ihtiyacı vardır. Çünkü en büyük sorunumuz olan denetim olayının “denetimsizlik zafiyetlerinde” heyemola çekerken, (biz kendimizi bile yönetemiyoruz) KKTC’de bunca “kalabalığı” nasıl zapturapt altında tutacağız? **********
KKISACA TAKILDIĞIM. (ÖĞRETMENLER DİKKAT!)
Okullar açıldı ya! Tanıdığım büyüklü küçüklü öğrencilere ilk sorduğum şu oluyor: “Öğretmenlerinizden memnun musunuz?” Çünkü çok iyi bilirim. Eğitim öğrenim “öğretmenin” şahsında ve yeteneği oranında başarılıdır. Öğretmenin öğrencileriyle sevgi ve saygıya dayalı ilişkileridir ki o “başarının anahtarıdır.”
Öğrencilere bu merakla sorduğumda cevapları şöyle olmakta: “Falan dersin öğretmenini çok sevdim. Yüzü hep gülüyor. Sınıfa girdi mi nasılsınız çocuklar diyor…”
Bazıları da “falan dersin öğretmenini hiç sevmedim. Bize hep bağırıyor! Yüzü hiç gülmüyor!..
Kısaca öğrenciler önce öğretmenlerini severler. Sevdikleri için okulu sonra derslerini..”
Öğretmenler eğitim öğrenimin bu insani ve sihirli formülünü öğrencilerinden esirgemesinler. Bilsinler ki bir gün, yarının o “büyükleri” olacak “öğrencileri” ellerine sarılıp öperlerken, “hocam” diyen sevgi dolu seslerini işitmek, ödüllerin en büyüğü en anlamlısı olacak..
































