“Tanıdığım ülkeler” diyeceğim, yanlış olacak. Bir ülkede yaşamaz, gezip görmez, kültürü nedir bilmezseniz, “fikir” sahibi olursunuz ama “anlamak” başka olaydır..
Benim için de İngiltere böyle bir ülkedir. Tek farkla, “sömürgesi” olduğumuz yıllarda okullarında okudum, önce “yaşa kralımız” sonra “yaşa kraliçemiz” diye başlayan milli marşını söyledim, az biraz palazlandığımda Mağusa’daki “iki buçuk mildeki kampında” çocuk işçi olarak çalıştım, 1958’lerde “ayda otuz Kıbrıs lirasına diğer okul arkadaşlarımla birlikte “Eoka avcılığını” yaptım ve 16 Ağustos 1960’da İngilizi adadan uğurlayan Kıbrıslı insanlardan biri oldum!
KISACA “imparatorluğunun üzerinde güneş batmaz” denilen İngiltere’nin, sömürgelerinden bir bir çekildiği yıllardı. Kıbrıs’ta daha fazla kalamayacağını biliyordu. Ki İngiltere adayı Osmanlı Türkiye’sinden para karşılığında emanet aldıydı. 1878’de Ayestefanos anlaşmasıyla da resmen kendine bağlayarak sömürgelerinden biri haline getirdiydi.. Ayrılırken eski sahibine iade etmesi gerekirdi ama adayı Yunanistan’a bağlamak için Eoka ile mücadele eden çoğunluktaki Rum halkına “rağmen” ne bunu yapabildi ne de Türk halkını Rum’a yedirdi! Acube “Kıbrıs Cumhuriyeti Üniter Devleti” çözüm niyetine oluşturuldu!
BEN yıllarca belki dogmatik sezgilerimle olmalı Kıbrıs sorununu çözerse ancak İngiltere çözer diyordum. Çünkü bizi en iyi tanıyan, Rum ve Türk halklarının ciğerini okuyan “gidi İngiliz” dediğimiz buna muktedir olabilirdi!
Yapmadı! Ayrıldığı her sömürgesinde olduğu gibi Kıbrıs’ta da Türk-Rum halkları arasında çatışmalar çıktı. Ve anlaşıldı ki “iki halk bir arada yaşamaya, paylaşmaya hazır değildir!”
İKİ ayrı bölgeye ayrıldığımız 1974’lerden sonra İngiltere’nin Kuzey Türk Yönetimini” tanımasa bile siyasi yönden “kayırmasını” sosyoekonomik yönden desteklemesini çok bekledim.
80 küsur yıl sömürgesi olan Kıbrıs’taki Türk toplumuna hiç yakınlık göstermedi ama! Oysa İngiliz Uluslar Topluluğu içinde biz de vardık. Fakat o Rum tarafına her zaman daha yakın oldu. Hatta Türk tarafına komşu koçanlı üssü olan Dikelya’yı bile boşaltarak tamamen Piskobu’ya çekildi..
YUKARIDAKİLERİ neden yazmak gereğini duydum bilir misiniz? Geçenlerde İngiltere Dışişleri Bakanı Hunt bir konuşmasında “Kıbrıs’ta çözüm şansı vardır dedikten sonra kabul edilemez bugünkü statü yerine federal sistemi tavsiye etti..
Bir kez daha “gidi İngiliz” dedim içimden! Hâlâ Kıbrıs’la oynuyor! **********
TARIM SEKTÖRÜNÜ NASIL HARCADIK!
Geçtiğimiz gün Mecliste Hayvan ve hayvancılık tartışıldı.
İlgili haberleri okuduğumda yıllar öncesine gittim. Çünkü bu ülkede gerçek anlamda bir “köy hayatı” ve gerçek anlamda “köy odaklı tarım” vardı..
Biz önce “köy” ve köylü” nüfusu kaybettik sonra da köyle özdeş olması gereken “tarımı!”
Nitekim 1974’den sonra bu konuda serzenişte bulunurken diyordum ki “köyde kent, kentte köy hayatı” olmaz!
HER şeyden önce yetişen gençlerimiz koptular topraklardan. Güzelyurt narenciye bahçeleri örneğidir. Sadece susuzluktan değil, göçüp giden analar babalardan sonra artık o bahçeleri idame ettirecek toprağa bağlı bir yeni kuşak yetişmedi.
Gidin Yeşilköy gibi köylere.. Bir zamanlar gerçekten yemyeşildi. Şimdi kupkuru! Gençler okullarından mezun olduktan sonra köylerine dönmediler, kentlerde kaldılar..
İyi hatırlarım: 1974’de 80 bin dönüme yakın narenciye bahçesi kalmıştı. Yapacağımız yüz bine çıkarmaktı, 30 bin dönüm bile kalmadı…
HAYVANCILIĞA gelince. KKTC’de artık çoban kaldı mı, mera var mı bilmiyorum.. Hayvanlar tavuklar gibi ağıllarda ahırlarda besleniyor. Yemler de hep hazır! Can yürek mi dayanır hele bu döviz vurgunu gerçeğinde!
Oysa bir zamanların Kıbrıs’ında tarım alanlarında “hayvan besiciliği” ile birlikte “hayvan yemleri” de yetiştirilir birbirlerine yeterlerdi.
Mesela arpanın yanı sıra burçak, havetta, viko, yulaf, dirifil de yetiştirilirdi.. Geçen gün baktım Mağusa limanındaki bir gemiden indirilen dev gibi balyalar taşınıyor treylerle.. Hayvanlara yetecek balyamız bile yok artık!
LAFIN kısası sadece narenciyeyi ufalamadık. Hayvancılığı da sorun haline getirdik!
Hep artan nüfusa, hızlı kentleşmeye cevap veremeyen hükümetlerden dolayı! Özel sektör becerisiyle yatırımlarına yetişemeyen plan programlardan dolayı.. KKTC büyürken gelip giden yönetimler artan ihtiyaçlara cevap veremediler. Üreticinin önünü açacak plan programları ya yapamadılar yada uygulayamadılar..
Nitekim geçen gün Tarım Bakanı Şahali “dünyada bir kilo tavuğun yetiştirilmesi 1 dolara denk geliyor. Ülkede ise bunun satış rakamı olarak 15 TL olduğunu” söylüyordu..
NE diyelim? Umut edelim ki artık “dünyalı” olabilecek plan ve programlarımızla büyürüz..
**********
KISACA TAKILDIĞIM. (İŞTE O KORKULU BEKLEYİŞ)
Sendikacılığa sendikalara inanırım. Çalıştım çünkü. Ancak hiç aklıma gelmedi: Gün gelecek “sendikalar eylem ve grevleriyle hükümetleri yıkabilecek!”
Çünkü bu ülkede STÖ ile sendikaların çok güçlü fakat “devletin” güçsüz olduğu bir sivil yapılanma oluştu..
Sendikaları sayesinde güçlenen mesela kamu görevlileri mesela öğretmenler kendilerine bahşedilen yasal yetkililerle haklarını almayı başardılar ama o hakları bol bol dağıtan devletin; sendikalar kadar bile gücü kalmadı!
Ve grevler furyası gene başladı! Elbet çalışan haklı ama bu koşullarda hangi devlet grevlere olumlu cevap verebilir ki?
































