“Anafartalar’a Dokunma” başlıklı yazımın ardından, çok sayıda mesaj ve telefon aldım. Eğitim Bakanının ısrarla boşaltılmasını istediği bu okulumuza sahip çıkan insanları görmek, inanın bir nebze bile olsa yüreğimizi ısıtıyor…
Okulla ilgili bize gelen ciddi duyumlar var. İddialar, buranın Lefkoşa’daki gibi bir İlahiyat Koleji yapılmak istendiği yönünde. Eğitim Bakanı Berova’nın da “eğitim amaçlı kullanılacak” açıklaması da bu iddiaları güçlendiriyor. İşin garip tarafı, orası zaten eğitim amaçlı kullanılmıyor mu? Çocukları alıştıkları okullarından söküp atmak hangi akla hizmet ediyor. Berova’nın savunması akla ve mantığa aykırı. Zaten bugüne kadar iddialar için, çıkıp da “yalandır” diyemiyor. Hal böyle olunca da iş, kent sakinlerine, yani Girnelilere düşüyor. Ve eminim ki, sadece Anafartalar’da okuyanlar değil, tüm Girne halkı kentle özdeşleşmiş bu okula sahip çıkacaktır…
Kimse kusura bakmasın ama, “umursamazlık” ve “nemelazımcılığımız” bizi bugünlere getirdi. Son on yılda hayatımızda nelerin değiştiğini bir düşünün. Kültürümüz, topraklarımız bir bir elden çıkıyor. Umursamadığımız sürece de bu devam edecek. Bugün Anafartalar, yarın bir başka yer. Artık silkinip, değerlerimize ve yaşamımıza müdahale eden bu tür uygulamalara karşı çıkmanın zamanı geldi. Kimse bizi yönetenlerden bir şey beklemesin. Onlar iradesiz idarecilerdir. Sadece Anafartaları değil, tüm adayı gözlerini kırpmadan vermeye hazırlar, zaten bunu da yapıyorlar…
Bir okurun söylediği gibi, “Düşünün buraya Hala Sultan gibi bir külliye, alışveriş merkeziyle, okuluyla camisiyle ve şeri adına tüm uygulamalarıyla. Bana göre hem sistemin devamına yönelik, hem de şerili iş adamlarını memnu etmeye yönelik bir girişim. Bunu iyice bellersek, bu okula sahip çıkabiliriz. Kaldı ki, öyle bir okula sahibiz ki, yıllar önce inşa edilmesine rağmen bugün inşa edilen hiçbir eğitim kurumu Anafartalar’ın sahip olduğu fiziksel yapıya sahip değildir. Böylesi ayrıcalıklı bir mimari ve mühendisliğe sahip. Her Kıbrıslının, özellikle her Girnelinin büyük bir duyarlılıkla bu okula sahip çıkması
gerekmektedir. Anafartaların bir cehalet ve ümmet yeri olmasına izin verilmemelidir. Ve biliyorum ki amaç, başta belirttiğim amaçdan başka bişey değildir…”.
Konu sadece Anafartalar değil… Bu toprakların, değerlerimiz ve kültürümüz erozyona uğramak üzere. Buna razı mıyız? Eğer bu memleket bizimdir diyorsak, gereğini hep birlikte yapmak zorundayız. Ve bize giydirilmeye çalışılan bu sisteme çok geç olmadan ‘dur’ demeliyiz…
KIBRIS KONUSUNDA BİRİNCİ ÖNCELİK ENERJİ…
Anadolu Ajansı geçtiğimiz günlerde “AA’nın Görüşü” başlığı altında Uluslararası Güvenlik Stratejileri uzmanı olduğu belirtilen Dr. Fatih Erbaş’a ait bir analiz yayınladı.
Analizin sonunda her ne kadar da “fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir” denmiş olsa da, resmi devlet ajansının, devletin resmi politikasına aykırı bir görüşü yaymayacağı da açıktır. Hatta tam aksine, devletin resmi görüşünün yansıması olduğunu düşünürüm.
Konu Kıbrıs konusu. Tarihsel gelişimin ardından, Türkiye’nin “öncelikleri”ne değiniliyor. Bu da bildiğimiz hususlar…
Ancak can alıcı olan, enerji başlığı altında yapılan yorum. “Enerjide Türkiye’nin bugüne kadar “Transit Bölge” olarak görüldüğü vurgulanıyor ve “Kıbrıs Adası’nın güneyindeki deniz alanında tespit edilen petrol ve doğalgaz rezervinin 30 milyar varil ve bunun yaklaşık 1.5 trilyon dolar değerinde olduğunun açıklanması, bölgeyi enerji bakımından transit bölgesi olmaktan kaynak bölgesi durumuna getirecektir” deniyor.
Bu yorum neden önemli, demek ki Türkiye Kıbrıs’ın etrafındaki kaynakların ciddi bir verimliliği olduğu bilgisine sahip. Hatta yazar bunun, artık Kıbrıs konusunun en önemli etkeni olduğu yorumunu yapıyor.
Türkiye’nin durumu hem kendisinin, hem KKTC’nin çıkarları açısından takip etmesinin gereklil olduğunu söylüyor, sonra bunu biraz daha netleştiriyor ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kıbrıs’ta güvenliğin teminatı olarak güçlü bir silahlı kuvveti adada bulundurması ve yine hem Kıbrıs Türk halkının, anavatanın ve enerji kaynakları ile ticaretinin güvenliğini sağlamak bakımından güçlü ve çok yönlü bir Deniz Kuvvetine sahip olması ve bu unsurları ile bölgeyi kontrol altında bulundurması bir zorunluluktur” diyor.
Şimdi bunları da görünce, Türkiye’nin Kıbrıs konusuna sadece Kıbrıs Türkünün hak ve çıkarları gölüğüyle baktığını sanmanın büyük bir saflık olduğunu anlıyorsunuz.
Yani tabii ki bölgenin önemli aktörlerinden olan Türkiye’nin kendi çıkarları da en az bizimkiler kadar belirleyici. Stratejik gelişmeler de öncelikleri değiştiriyr. Ancak Anadolu Ajansı’nın “görüşü” olarak yayınlanınca, bir anlamda ilan edilmiş oluyor…
YERİN KULAĞI VAR
DANIŞIKLI DÖVÜŞ MÜYDÜ:
Birikim Özgür, Türkiye’nin protokolda yeralan reform şartına bağladığı ödemeleri, o reformlar yapılmadığı için yapmadığını uzun uzun anlatmış. Daha önce Türkeş’in olaya duygusal baktığını, şimdi ise gerçekçi bir şekilde davrandığını, reformlar hızla gerçekleşmezse, tarım konusunda başlayan gerginliğin başka sektörlere de yansıyacağını söylüyor. Ama UBP’nin bugün hala, popülizmle seçime gitme çabası da dikkat çekiyor. Geçen günkü rehine krizinin hem Türkiye’ye, hem de Maliye Bakanı’na karşı bir danışıklı dövüş olduğu iddialarını da buna ekleyince, durum netleşiyor…
LTB’NİN SU FATURALARI CEP YAKIYOR:
Türkiye’den gelen su bizim için bir nimet ve sanırım çeşmelerimizden kesintisiz akan bu temiz suya itiraz edenimiz yok. Ancak gelen faturalar sadece canımızı değil, cebimizi de yakmaya devam ediyor. Bir okurum Hamitköy’deki evine gelen 800 lira civarındaki faturaya isyan etti haklı olarak. Üç nüfusun yaşadığı evde, LTB’ye göre bir ayda 90 ton su kullanılmış. Hiç bir izah da yapılmamış. Belli ki faturalandırma konusunda ciddi bir sorun var…
YENİ HAK ARAMA MODELİ:
Hani derler ya, “demokrasilerde çareler tükenmez” diye. Çiftçilerin anlaşmalı Tarım Bakanlığı baskını da çarelerden birisi. Çiftçiler bu eylemle belki alacaklarını elde edecekler ama, bu “işgal” yeni eylem kapılarının açılmasına neden olacak. Yarın bir başka örgüt veya sendika, haklarını almak için bir başka bakanlığı basarsa ne olacak? Çiftçilerin uyguladığı bu yeni hak arama şeklinin gelecekteki eylemlere de emsal olmayacağını kim garanti eder…
CUMHURBAŞKANLIĞI’NIN GİRİŞİ:
Lefkoşa Belediyesi, kış boyunca 60 bin çiçek fidanı dikeceğini açıkladı. Güzel, tabii bakımı da yapılırsa. Benim kendilerine bir de tavsiyem olacak, Cumhurbaşkanlığı’nın önündeki mezbeleliğe de bir çare bulsunlar. İçi pislik dolu havuz, çim yerine otlar bitmiş bir yeşil alan. Zaten çevresi bir türlü halledilemedi, bari belediyenin yapabileceği kadarı düzenli olsa…
SUÇLU DÖVİZ:
Eczacılar, ilaç fiyatlarına gelen okkalı zammın suçlusunun kendileri olmadığını belirterek, suçlu olarak dövizdeki artışı gösterdiler. Elektriğe, tüp gaza, akaryakıta ve daha onlarca ürüne gelen zamların suçlusu da döviz. Ne dövizmiş bu döviz. Bir yükseldi, hayatımızı darmadağın etti. Hani bugünlerde Türkiye’de her şeyin faili FETÖ oldu ya, bizdeki zamların faili de döviz oldu…
GİRNE KALESİ DE YIKILIYOR: Girne feneri yıkık öylece duruyor. Geçtiğimiz günlerde, sosyal medyada Girne kalesinin doğu yamacının da yıkılmaya başladığını gösteren fotoğraflar vardı. Allah vermesin bir fIrtına daha gelirse, kale de gidecek demek ki… Sorsan, “para yok” diyecekler. Herşeye var, buna yok… Ve bu ülkede bu işe bakmak üzere görev yapan bir sürü daire ve uzman memur var. Devlet artık asli görevlerini yapamıyor… Bunun da sorumlusu siyaset ne yazık ki…
ZİRVEDEKİLER
Ziya Öztürkler (Kıbrıs Postası): “Yükseköğrenimde devam zorunluluğu önemli… Devamsız öğrencinin bir üst sınıfa geçmesi tüzük gereği mümkün değil… Derslere katılmayan, sınavlara girmeyen ama elinde tuttuğu öğrenci belgesiyle farklı alanlarda çalıştırılanla ilgili önlem almak gerekli…Öğrenci vasfını taşımayanların sınır dışı edilmesi lazım… Bu noktada taviz verilmemeli… Üniversiteler nitelik ve nicelik olarak mevcut durumlarını analiz etmeli…”.
DİPTEKİLER
Nikos Kocias: “Garantilerin ve müdahale haklarının tasfiyesinin çözümün parçası olması gerektiğini” savunan Yunanistan Dışişleri Bakanı Kocias, “Kıbrıslı Türklerin güvenliği, siyasi eşitlikleri ve karar alma mekanizmalarına eşit katılımlarıyla sağlanıyor” dedi. Bizim de derdimiz bu zaten. İki eşit egemen yapıyı kurmak. Ama öngördükleri siyasi eşitlik değil, azınlık…
































