Geçen hafta hem Kıbrıs siyasi sorunu hem de KKTC bünyesinde “ciddi” dediğimiz gelişmeler yaşandı. Telaşlı fakat umutlu çalışmalar doğuma sancı koyuveren gebe kadınlar gibi heyecanı da beraberinde taşıyordu. Geçen haftanın bazı olaylarını “moralsizliğimizin tavan yaptığı, bu da devlet mi” seslerinin daha yüksek ve daha sık işitildiği şu dönemde hatırlatmak gereğini duyuyorum.
BİR: Eroğlu New York’ta Ban’la yarım saat görüştü. Türk Evin’de yaptığı açıklamalarda bir kez daha Türk tarafının çözüm arzusunun altını çizdi ve “on yıl önce iradesini cesaretle ortaya koyan Türk halkının artık daha fazla ikinci sınıf muamele görememesi” gerektiğini söyledi.
İKİ: Taşınmaz Mal Komisyonu ilk defa Güney’deki mülkleri için hak sahibi Türkler’in de Takas, tazminat ve satın alıp ödeme yolları ile müracaatlarının kabul edileceği açıklamasını yaparken, bir kez daha adadaki “iki bölgeliliğin kalıcılığını çaktı.” Rum tarafı medyası ile birlikte bu karara fena halde saldırırken canlarının sıkkın olduğu görüldü!
ÜÇ: KKTC Meclisinde 29 yıl sonra içtüzükte değişiklik yapıldı. Yasama organının daha ciddi çalışması bu değişiklik kararları ile sağlanırken bir yandan da “Anayasa’da 25 maddenin değiştirilmesi önerisi gündeme geldi. Değişikliklerin Yerel Seçimlerle birlikte referanduma sunulması için de halkın bilgisine getirildi…
DÖRT: Hafta ortasında Anastasiadis Eroğlu ile Ban arasındaki yarım saatlik görüşmeden beklediği sonucu göremediğinin moral kırıklığını yaşadı. Neydi beklediği? “Ban Ki-moon’un Eroğlu’nun kulağını çekeceğini, uyaracağını ve Güney’den yana tavır koyacağını” zannediyordu. Tam aksi oldu. Üstelik Anastasiadis ile Kasulidis Eroğlu’nun müzakerelere takvim koyması ile “üçlü toplantı” çağrısına büyük tepki koyarken, Ban Ki-moon Eroğlu ile görüşmesinin ardından yardımcısı Feltman’ı Kıbrıs’a göndereceğini söyledi bir yerde “üçlü toplantı” zemini yarattı.
BEŞ: Hiç yarar getirmeyeceğine inandığımızca hafta içinde Özersay’la Mavroyannis “siyahi insanlarla beyazların” nasıl barışıp bir arada yaşama becerisi gösterdiklerini araştırıp öğrenmek için Güney Afrika’ya gittilerdi. Olayın asıl önemli yanı bunu ABD’nin istemesi ve Kıbrıs Büyük Elçisi Koenig’in birlikte Afrika’ya gitmesiydi. Zaten finansman da Amerika’dan çıkmış deniyordu!
ALTI: Her halde Anastasiadis’in “yemek yerken” aklına gelmiş olacak Türk tarafına şöyle bir teklifte bulunduydu: “Alın gazdan payınızı, verin Kuzey’deki malımızı!” Tabi söylemi bu kadar açık değildi. Diyordu ki “Doğal gaz Kıbrıs’ı yeniden birleştirebilir. Türk ve Rumlar bu gazdan yararlanabilirler. Fakat gelin üzerinde uzlaşmaya varılan bir zemin üzerinde çözüm bulalım. Sonra da size denk gelen gazdan payınızı alın… (Ortada “Tek egemenlikli” bir başlık var Anastasiadis hâlâ üzerinde uzlaşmaya varılacak sair çözümlerden söz ediyor! Çünkü o “tek egemenlik” altındaki “Kuzey bölgesi egemenliğini” silmek istiyor!)
YEDİ: Ve Başbakan Yorgancıoğlu Havadis Gazetesi’ne açıklamalarda bulunurken söyledi. Polisi sivile bağlayacakları öneriyi bu hafta Meclis’e sunacaklar…
KISACA: Geçen hafta Orman yangınları için “hazır kuvvet” oluşturulması kararı alınırken Sağlık Bakanı, Sağlıkta Devlet ve Özel sektör ayırımı yapılmaması gerektiğini açıklıyor yakında Otomasyon ve Standardisyona gidileceğini haber veriyordu… Mağusa’da çok gerekli olan Köpek Barınağının Belediye tarafından yapılacağı açıklanırken öte yandan Bakan Gürpınar da Engelsiz Yaşam Evinin hizmete gireceği müjdesini veriyordu. En önemlisi Tam Avrupa’i bir kararla “Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kurulu” oluşturulduğu haberleri geliyordu. Bu da şu demekti: Bundan sonra insanlar istedikleri zaman istedikleri konuda bu Kurul’a müracaat ederek 15 gün içinde cevap alabileceklerdir…
BUNLARI NEDEN YAZMAK GEREĞİNİ DUYDUK. Son zamanlarda çok daha sık “devlet değiliz, bu gidiş gidiş değildir, ille de ve nasıl olursa olsun yeter ki çözüm olsun” sesleri daha gür ve yoğun işitilir olmaya başladı.
Doğrusu şu ki bu “kampanya” haline gelmiş şikâyet ve seslerden ben de etkileniyor, zaten türlü çeşitli sorunlar ve ciddiyetsizliklerle sarmalanmış devlete baktıkça “çözümden başka çare yoktur” demeye başlıyorum!
Fakat yukarıda çok kısaca ve pek çok eksiği ile dökümünü verdiğim şu “yapılanlara” bakın: Bir haftalık sürede olagelenler Kuzey’deki devlet varlığının icraat ve ağırlığını çakmıyor mu? Daha çok çalışılması gerektiği ayrı konudur. Fakat diyoruz ki çözüm istememize karşın ortada bir devlet var ve o devlet bizimdir. Dolayısıyla olası çözüm mevcut olan bu devlet gerçeğini içine alan bir çözüm olmalıdır… Şöyle ki “kendi vatanım, kendi bayrağım, kendi halkımla.” ********** POLİSİN SİVİLE BAĞLANMASI OLAYI VE SORUNLARI Bir gün nasılsa gelecekti. Bu kez ciddi ciddi geldi: Başbakan Yorgancıoğlu “Polisin sivile bağlanması için yasa tasarısını Çarşamba günü Meclis’e sunacaklarını açıkladı. Ve testi kırılmadan öteki partileri peşin peşin uyardı: “Destek verseler de vermeseler de bu öneriyi Meclis’e sunacağız.”
Öteden beri biliyoruz ki Polisin sivile bağlanması olayı CTP’nin çok özel bir uğraşıdır. Hemen her daim gündemde tutmaktadır.
FAKAT: Önce şu “sivil”i tarif edelim ki kuşkularımızı ortaya koyarken daha iyi anlaşılsın. Genel anlamda “sivil” şudur: “Asker olmayan…” “Özel bir kılığı, üniforması olmayan, halk gibi giyinen…” Burada işaretlenen “sivil” ise KKTC devletidir.
“Polisi Sivil otoriteye bağlayacağım” dediğinizde ise “devleti” de aşar, “İçişleri Bakanlığını” işaretler. Yani “sivile bağlayacağız” denilen polis “Hükümetin İçişleri Bakanlığına” bağlanacak” demektir. Tabi ilgili bir başka Bakanlık oluşturulmazsa.
Kısaca polis bundan sonra resmen gelip giden iktidarların yetki ve yönergeleri ile çalışacaktır. Tüm atama, nakil ve sınavları ile yeni polise alınacaklar Meclis tarafından oluşturulacak kanunlar çerçevesinde “sivil otoritenin” yetki ve sorumluluk alanı içinde olacaktır.
Kuşkumuza gelince: Yıllar önce de ne zaman “Polisi sivile bağlayacağız” dense bu kuşkuları ortaya koyuyorduk: Kuşkumuz şuydu: “Ya Polisi de politize ederseniz! Gelip giden hükümetlerle savuracak sıradan bir devlet müessesesi esamesine düşürürseniz! Tayin ve terfileri de partizanlıktan kurtaramayıp polisi de yozlaştırırsanız!”
Denecek ki üst kademe bürokratları dışında Kamu görevlileri, öğretmenler, doktorlar, devlet sektörlerinde çalışanlar gelip giden hükümetlerle savruluyorlar mı ki böylesi bir kuşku duyulsun?
Doğrudur. Fakat bu memlekette hükümetin de üzerinde etkin ve yetkin “sendikalar” vardır, kamu görevlilerini “savurmak” kolay değildir… Dolayısıyla Polisi de sendikasına kavuşturur hakkını hukukunu güvenceye alır mıydınız?
O zaman bir sorun daha yaşanırdı: “Sendikalaşmış” polisi mevcut sendikaların arasında nasıl sağlıklı ve istikrarlı tutabilme sorunu! Kaldı ki: Polise karşı oluşturulmuş tepkinin bir nedeni de sendikaların eylemlerini görev yetkileri içinde engellemeye çalışmaları değil midir? Bu kez bizatihi sendikasına sahip olacak polisin tavrı ne olacaktır?
Öte yandan polisteki tayin ve terfileri gelip giden siyasi iktidarların kendi parti çıkarları dışında “tarafsızlığa ve hakkaniyete” uygun bir hukuki zemin oluşturulabilinecek mi?
KISACA: Polisi Sivile bağlamak kaçınılmaz hale gelmişse (ki Yorgancıoğlu ile Eroğlu rekabetinden doğan tutumlarda halâ polis müdürünün ataması yapılamadı) yasalaşacaktır ama hatırlatalım.
Eğer devlete inancı “birleşik Kıbrıs” ahkâmlarında bu kadar yozlaştırır, çözüm çığırtkanlıklarında insanları “kurulu düzenlerinde” bu kadar rahatsız eder, devlet makamlarına oturup izaz ikramlarından yararlanırken, ayni devleti yıkıp yeni devlet peşinde ahkâm keserseniz, değil polis müessesesini, belediyelerin çöpçülerini bile idare edemezseniz! Devlete önce “devletlu” olanlar inanacaklar ki icraatlar da yüce olsun!

Önceki Haber
Sonraki Haber

























