Sabahın yedisinde koyulduğum yolda taksici de halime şaşırmıştı.
Ben, kısa mesafenin taksicide yaratacağı öfke krizini düşünüyordum o ise habire sorup duruyordu:
“Hayırdır öğrenci kardeş bu kadar tepsi yemeği ne yapacaksın?”
İçime bir korku düşmüştü.
Devir sokaktan adam götürdükleri devirdi.
Anlat derdini dördüncü şubede, günler sürecek sorgulamada.
O zamanlar “Kıbrıslıyım” sözü sihirli bir sözcüktü.
Çatılmış kaşlarla arabasına binen öğrenciyi heyecanla sorgulayan taksici bu sihirli sözcük karşısında sürücü koltuğuna kaykılacak ve arabanın içinde bir “Kıbrıs muhabbeti” başlayacaktı.
“Akşama yılbaşı partimiz var, yemekler fırına gidiyor” dedim.
“Zenginler içindir yılbaşı, biz çalışırız, hem gavur icadıdır” diye yorum yaptı.
“Gavur icadıdır” sözünü öğleden sonraki dersi uzatan hocamızdan da işitecektim.
Kendisi şimdi bir partinin başkanıdır.
Biz, 31 Aralık’ın heyecanı ve akşamki parti hayalini kuruyorduk o ise dersi uzattıkça uzatacak ve hicri takvimin mucizelerini anlatacaktı ekonomi dersinde.
***
Taksici haklıydı aslında.
Yılbaşını bilmem ama lapa lapa yağan kar zengin işiydi o zamanlar Ankara’da.
Sivri yaprakları çadır gibi uzanan kızıl çam ağaçlarının süslediği bir avluda, 24 saat yanan kaloriferlerin sıcaklığında, cama yaslanıp eşsiz manzarayı seyretmenin keyfi.
Ya da bahçede kar topu oynamanın mutluluğu.
Milyonlarca insan büyük bir azap yaşardı her kar yağdığında. Altyapısı kötü sokaklar vıcık vıcık çamura dönüşürdü. Trafik kilitlenir halk otobüsleri ve dolmuşlar ortadan kaybolur ve vıcık vıcık çamurda kilometrelerce yürümek zorunda kalırdık.
Üstelik kömür sobasının azalan kömürleri bir yana saatler süren tutuşturma işi beklerdi bizi, soğuktan buz kesmiş evlerin içinde.
***
Yılbaşına “gavur icadı” diyen taksicinin yardımıyla tepsileri fırına taşıdık.
Taksici gurbet eldeki Kıbrıslı öğrenciyi koruyan ağbeyi edasında “Kıbrıslılardan fazla para alma” diye tembihledi fırıncıyı.
Fırıncı boş gözlerle bir bana bir taksiciye baktı.
Eliyle “geç otur” gibisinden bir işaret yaptı.
Tepsileri sıra sıra dizdiğimiz büyük bankonun arkasında sarıya boyanmış küçük bir tahta masada oturuyordu.
Önünde dikkatlice bakmama rağmen markasını göremediğim yarısı içilmiş bir konyak şişesi. Bardak yoktu. Şişenin yanında gazete kağıdı üzerine dökülmüş ay çiçeği çekirdekleri ve küçük bir transistörlü radyo.
İngilizce müzik yükseliyordu radyodan. Fırıncı istifini bozmadan ay çiçeği çekirdeklerini çitliyordu.
Ne söyleyeceğimi bilemeden öylece oturdum.
Fırıncı uzandı radyonun sesini açtı.
Boğuk sesli bir adam “What a wonderful world” şarkısını söylüyordu.
“Yeşil ağaçları görüyorum, kızıl gülleri de…”
“Biliyor musun bu şarkıyı” diye soruyor fırıncı.
“Louis Armstrong”
“Kahbe zenci ne kadar güzel söylemiş…”
Şarkıyı da bilmiyorum, söyleyeni de. Mükemmel tınıların dolduğu o fırında ne aradığımı da.
Şarkı bitiyor, fırıncı radyonun sesini kısıyor.
“Bir zamanlar Kıbrıslı bir kıza aşık olmuştum” diyor.
Hayretle yüzüne bakıyorum. Beni hayrete düşürmenin keyfiyle duvarda asılı bir kadın fotoğrafını gösteriyor.
Fotoğraftaki kadın Hintliye benziyor ama o devam ediyor; “Çok sevmiştim, hala seviyorum…”
Parayı uzatıyorum, almak istemiyor. Masanın üzerine bırakıyorum.
Çıkıyorum, Tandoğan’a sis çökmüş lapa lapa yağan kar tipiye dönüşmüş.
Halk otobüsleri, minibüsler ortadan kaybolmuşlar.
Emek’e sekizinci caddeye yürüyorum.
Akşama kadar sürecek derslerde yeşil ağaçları, kızıl gülleri düşünüyorum. Bizim için açacak olmalarını…
***
Luois Armstrong’u o yılbaşı öğrenmiştim, ay çiçeği çekirdeği ile konyak içen fırıncıdan.
Ve her yılbaşı o şarkıyı söylüyorum, Louis Armstrong ile birlikte.
Bu dünyanın ne kadar mükemmel bir yer olduğunu tekrarlayarak her seferinde…
***
I see trees of green, red roses too
Yeşil ağaçları görüyorum, kızıl gülleri de
I see them bloom for me and you
Senin ve benim için açtıklarını
And I think to myself what a wonderful world.
Ve düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye.
I see skies of blue and clouds of white
Mavi gökleri görüyorum ve beyaz bulutları
The bright blessed day, the dark sacred night
Işıkla kutsanmış gün, karanlık kutsal gece
And I think to myself what a wonderful world.
Ve düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye.
The colors of the rainbow so pretty in the sky
Gökkuşağının renkleri ne güzel gökyüzünde
Are also on the faces of people going by
Ve bir de geçip giden insanların yüzlerinde
I see friends shaking hands saying how do you do
Nasılsın diyerek el sıkışan dostları görüyorum
They’re really saying I love you.
Gerçekten seni seviyorum diyorlar
I hear babies cry, I watch them grow
Ağlayan bebekleri duyuyorum, büyümelerini izliyorum
They’ll learn much more than I’ll never know
Hiç bilmeyeceğim kadar çok şey öğrenecekler
And I think to myself what a wonderful world
Ve düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye
Yes I think to myself what a wonderful world.
Evet düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye.
































