Boşuna yazıp duruyoruz. Madem devam edeceksiniz, ‘haydi harekete geçin, şu sisteme elleyin, evimizi temizlemekten, kendi gelirlerimizle devam etmekten bahsettiniz” falan diyoruz da, hükümetin bir kanadının bir ayağı hala dışarıda.
Bir anlamda topal ördek durumları.
Böyle bir hükümetten, hem de radikal çözümler, uzun vadeli planlamalar beklemek, ölü gözünden yaş beklemek olmaz mı?
Milletvekillerinin bizzat açıktan söyledikleriyle, isimlerini saklı tutarak, birilerine “Biz hükümetin bozulmasını istiyoruz” diye sızdırma yapanlarla HP Genel Başkanı Kudret Özersay’ın söylemleri birbirini tutmuyor.
İşte Gülşah Manavoğlu…
UBP’ye güzellemeler yaptı geçen gün.
Yetmedi, Başbakan’ı ve Maliye Bakanı’nı, yani hükümetteki diğer ortaklarının başkanlarını açıktan eleştirdi. Hem de sokakta dolanan söylentilerle bire bir aynı jargonla, “Cesaret göstermediler, protokolün 3 yıl yerine 1 yıl olmasını istediler” falan…
Kavgada gitmez…
Bizler de benzer konularda eleştiriyoruz hükümeti.
Daha cesur davranmalarını istiyoruz, tasarruftan, gelir artırmaya, Türkiye’yle ilişkilere kadar net bir tutum içine girmelerini, harekete geçmelerini istiyoruz.
Bunu basın yapabilir, vatandaş yapabilir de, hükümette olan bir partinin milletvekiline yakışmaz.
Hem hükümette olmaya devam edeceksin, senin milletvekillerin bakanlık koltuklarında oturacaklar, hem de böylesine ağır eleştirilerde, muhalefetin yürüttüğü propagandanın kopyası söylemlerde bulunacaksın.
Yok böyle bir dünya.
Eleştirdikleri, bizzat icraatlar.
İstemediğin icraatlar yapan bir hükümette niye duruyorsun o zaman?
Etik değil, siyasi ahlak hiç değil.
Beğenmiyorsan, yetkili kurullarını toplarsın, karar aldırırsın, çekilirsin. Yok, öyle bir karar çıkartamıyorsan, böylesine tuhaf, böylesine eleştiriye açık bir konuma düşersin.
Hani Hasan Taçoy’un dediği “simsar” pozisyonuna.
Bu noktadan sonra Kudret Özersay’ın parti içi disiplin anlayışı sorgulanır.
Bizzat Başkan’ın söylemleriyle, kendi milletvekilleri ve üyelerinin söylemleri ters düşmüştür.
Hatta, “nedir ama yaptıkları, ikili mi oynuyorlar” sorusuna neden olur.
Bu parti içi özgürlük, çok seslilik değildir. Ortada ciddi bir konu var.
Partiler kararlarını kendi içlerinde verirler ve bir tutum ortaya koyarlar. Herkes de ona bakar, o parti hakkında bir fikir sahibi olur. Ama maalesef HP için böyle bir görüntü yok.
Aslında bence birbirlerine muhalif değiller. Yaptıkları da, benim gözümde, “gerekli ortamı oluşturma” çabasıdır.
Sanki “neden ayrılmaları gerektiği” konusunda gerekçeler sunuyor, kamuoyunu ve tabii tabanlarını hazırlamaya çalışıyorlar.
Böylesi bir durum, HP’nin yapısı açısından sadece, ama sadece güvensizlik veriyor, o kadar…
YERİN KULAĞI VAR
KARAR VERİN:
Bu memleket bizim biz yöneteceğiz” deriz de, iş bunun gereği olan “özveride bulunmaya” gelince yan çizeriz. Kendi ülkemizde söz sahibi olmak istiyorsak, gerektiğinde bazı fedakarlıklarda bulunmayı da kabulleneceğiz. Sen kendin için fedakarlık yapmazsan, başkasından hiç bir şey bekleyemezsin. Karşılaşacağın sadece zorlama olur, dayatma olur. Karar sizin…
YAZIKLAR OLSUN:
“Hükümeti bozma lobisi” haftalardır topluma bu hükümetin bittiğini, kabinenin bile hazır olduğu algısını yayamaya çalıştılar. Tatar’ın Ankara ziyaretiyle birlikte ise adeta bayram ettiler. Ancak işler tersine gidince de başta Özersay olmak üzere saldırı başlattılar. En büyük dayanakları ise “maaşlar ödenemeyecek” iddialarını topluma yaymak oldu. Bir toplum bu kadar aşağılanabilir. Ne onur, ne irade, para uğruna hepsinden vazgeçebiliyoruz…
SEÇİMİ ZORLAYIN:
UBP kurmaylarının yerinde ben olsam bu tür algı operasyonları yapmak yerine çıkıp erken seçimi gündeme getiririm. Son aylarda yapılan bütün anketler olası bir seçimde UBP’nin tek başına iktidara gelebileceğini gösteriyor. Böylece kimseyle ortaklık yapma, koltukları paylaşma gibi bir zorunluluk da kalmaz. Zorlayın Meclisi, eminim size erken seçim konusunda destek verecek başkalarını da bulursunuz…
TRAFİKTE ASLA GÜVENDE DEĞİLSİNİZ:
Trafik kazaları, nasıl olursa olsun zaten üzücü, yıpratıcı. Ama eğer ölümlü bir kazada, hayatını kaybeden, kurallara uygun olarak yolunda giden biriyse, bir o kadar daha acı oluyor. Daha birkaç ay önce iki kişi daha aynı sebeplerden hayatını kaybetti. 24 yaşında bir genç. Başarılı, hayalleri var. Hiçbir suçu günahı yok. İnsan isyan ediyor. Yol güvenliği denilen şey bu olsa gerek. Yok, bu ülke trafiğinde asla güvenliğiniz yok. Böyle bir durumda verilen cezanın azami olması gerekir. Hem düzenin sağlanması açısından, hem kamu vicdanı açısından…
ÖĞRENCİLER HAKLI, SUÇ BİZİM:
Üniversitelerimizde okuyan yabancı öğrenciler, hemen her gün bir gazetede, kendilerine yönelik bakış açısından rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Kendilerine “suçlu” gözüyle bakılmasından şikayetçiler. Okudukça üzülüyorum. Hem o öğrenciler için, hem üniversitelerimizin geleceği için. Evet çocuklar haklısınız, yerden göğe kadar. Biz, sizleri koruyamadığımız, sizi hedef alan organize çeteleri bitiremediğimiz, ülkemizdeki asayiş sorunlarını çözemediğimiz için, sizler suçlanıyorsunuz. Ne söyleseniz haklısınız. Sorun sizde değil, bizde…
S-300’LER VE İKİ YÜZLÜLÜK:
Şu S-400 meselelerine bir katkı da bizden olsun. 1997’de Güney Kıbrıs’ın Rum-Yunan Ortak Savunma Doktrini adı altında Rusya’dan aldığı S-300 füzeleri, Türkiye, ABD ve NATO’nun tepki göstermesiyle Kıbrıs yerine Girit’te konuşlandırılmıştı. Püf noktası şu, füzelerin yerleştirildiği Yunanistan da bir NATO ülkesiydi. O zaman neden bugünkü tezler ileri sürülmemişti? Savaşın her türlüsünü yaşamış biri olarak, silahlanmaya karşıyım ama, ortada da bir ikiyüzlülük yok mu?
ZİRVEDEKİLER
Başaran Düzgün: “Geçmişteki UBP hükümetleri protokolleri gönüllü bir şekilde imzalıyor ve ipleri gönüllü bir şekilde teslim ediyordu. Şimdiki hükümette direnç var. Bu direnç nasıl kırılacak? ‘Protokol imzalanmazsa bu hükümet düşer’ propagandası yaparak. Hükümetten para bekleyen sektörleri kışkırtıp muhalefetin dozunu artırarak. Muhalefetteki bakan olma heveslilerini kışkırtıp her Allahın günü hükümete hücum ettirerek. Emir eri gibi kullandıkları gazetecileri (meslektaşlarımı tenzih ederim) piyasaya sürüp, sürekli olarak ‘dedikodu’ çıkartarak”…
DİPTEKİLER
Sağlık Bakanlığı: Sevgili Öntaç Düzgün dün detaylı bir şekilde yazdı. Gönüllülerin bağışlarıyla yaşayan Sosyal Riskleri Önleme Vakfı’nın Trenyolu’ndaki binasının bir kısmı daha Sağlık Bakanlığınca ellerinden alınıyor. Gerekçe doktorlara oda sağlamakmış. Peki bu Vakfın o binada dar gelirlilerin çocuklarına, bedelsiz kreş ve gündüz bakımevi hizmeti ne olacak? Aynı şeyleri UBP iktidarında da yaşamıştık. Onlar da binanın bir kısmını almıştı. Peki sosyal devlet dediğinde yeri göğü inleten CTP’yi nereye koyalım?
































