Ne diyordu “fecri ati şairi” Ahmet Haşim? “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden/ Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak/ Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak… Sular sarardı yüzün perde perde solmakta/ Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…
Bundan daha güzel anlatılamazdı gelip geçen ömürler. Ki hayat dediğiniz ağır ağır çıkılan bir merdivense, çilesi ile meşakkati de kurumuş yapraklar gibi düşer eteklere. “Sona” da geldin miydi gideceğin yer midir ne ağlayarak bakarsın göklere…
…Bu hafta çok acımasız geçti. Peşi peşine insanlarımız öldü, hepsi birbirinden değerliydiler. Önce ta gençlik dönemlerimden tanıdığım arkadaşlık yarenlik yaptığımız Erol Hasan (Olkar) öldü geçen hafta. Hemen ardından bir zamanlar Erol’un da sıkı bir müridi olduğu Şeyh Nazım Kıbrısi… Tam “bu kadar yeter” diyecektik ki Ahmet Alper’in ölüm haberi ile sarsıldık.
Meğer toprak doymamış! Bu kez çekip Ali Nesim’i aldı aramızdan… Hepsi de topluma mal olmuş insanlarımız. Düzgün ve çalışkan… Arkalarından bir değil, binlercesi ile “Allah rahmet eylesin” seslerinde gittiler…
İŞTE EROL OLKAR’IN HAYAT HİKÂYESİ: Hasan Hilmi Efendi aslen Kıbrıslı idi. Uzun boylu yakışıklıydı. Beyrut’ta posta memuru olarak çalışıyordu ki Çanakkale Savaşı’na katılmış, İngiliz’e esir düşmüştü. Ve talihe bakın. Doğduğu memlekete “Çanakkale esirleri” arasında “esir” olarak getirildi, şimdi Gülseren kampı denilen Karakol kampına kondu…
Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra İngiliz onca meşakkate karşın yine de ölmeyip hayata tutunan esirleri azat etti… Hasan Hilmi Efendi memleketi olan Kıbrıs’ta kalanlardandı. Karısı Havva Hanımı görücü usulü ile aldı. Bir erkek biri kız iki çocuğu oldu. İkisini de Larnaka Amerikan Akademisi’nde okuttu. Sonra Mağusa’ya taşındılar. Hasan Hilmi Efendi bir süre Mağusa Limanı’nda “kırmızı üç nişanı” ile 3. başkan oldu. Bu “kırmızı üç nişan” İngiliz idaresini temsil edenlere verilirdi ve limanda sadece üç kişi bu nişana sahipti. İbrahim Atamtürk, Enver Kotak ve Hasan Hilmi Efendi. Görevleri gelen vapurların kaptan yahut önemli kişilerini rıhtımda İngiliz idaresini temsilen karşılamaktı. “Üç yıldız” ise memur olarak limanda sahip olunan en yüksek rütbelerdi.
İŞTE EROL HASAN (OLKAR) HASAN HİLMİ EFENDİ’NİN OĞLUYDU: O da babası gibi uzun boylu yakışıklıyı. Mağusa’da Türk Bankası’nda çalışıyordu. Mükemmel İngilizce ve Rumca biliyordu. Sürekli “gece gündüz” okuyordu. Hayır, roman falan değil. Tarih, felsefe, coğrafya, bütün dinlere ait kitaplar… Üstelik okuduklarını hatmeder dolayısıyla sorduğunuz hiçbir soruyu cevapsız bırakmaz, tüm teferruatına kadar bircik bircik anlatırdı. Kısaca Erol’a ayaklı kütüphane derdik. Mağusa hisarlarında kaç taş olduğunu bile bilirdi!
Erol Hasan’la lise dönemlerimde arkadaş olmuştum. Hepsi de benden yaşça büyük olan bir arkadaşlar topluluğuyduk. Ali Eyup, Mehmet Eyup, Erol Hasan… Osmanlı tarihinden başlar, İslam’a ve peygamberlere varıncaya kadar doymak bilmez tutkularda tartışır, bildiklerimizi koyardık ortalara.
Şeyh Nazım Mağusa’ya geldiğinde kendisine bağlı en iyi müritlerinden birisi Erol olduydu. Üstelik Nakşibendiliğin felsefesini yapıyordu ki Şeyh efendiye ders verircesine. Ne var ki o kendine özgü araştırılıcılığı ile büyük merakına dayanamadığında “Bahai” olmuş bu nedenle hırpalanmış dolayısıyla arkadaş grubundan kopmuştu…
Ben Fotoğraf makinesine ilk kez bu arkadaş grubu sayesinde sahip oldumdu. Bana zorla Zorki marka bir fotoğraf makinesi aldırttılar nasıl kullanacağımı, fotoğrafçılık tekniklerini öğrettilerdi. Ki o zamanlar Mağusa’da fotoğraf makinesi sadece bizlerde vardı. Üstelik slayt çeker sonra Lefkoşa’da Diana’da kart haline de getirirdik…
Erol Hasan bir devrede Türk Gücü Kulübü’nün üçüncü başkanı da olduydu. Bir ara Namık Kemal Meydanı’ndaki eski Türk Gücü binasındaki hanay’ın üstünde bana Mandolin dersi verdiydi. Çok güzel tambur çalar tüm Klasik Türk müziği makamlarını bilirdi. Zaman zaman Türk Gücü Kulübü’ne yardım amaçlı sahnelenen tiyatrolarda da oynardı. Sırf katkıda bulunmak için… TMT’ciydi… Barış Harekâtı’nda o da havancıydı ben de… Fakat tabii Erol çok daha eğitimli ve bilgili olduğu için tutun ki istediği yere nokta atışı yapacak kadar usta idi…
Sonraları evlendi. Biri kız biri erkek iki çocuğu oldu. Ve o büyük felâket. Bir gün avlusundaki hurmayı budamak için dayadığı merdivenden düştü. Omurgası kırıldı! Ve ömrünün sonuna kadar tekerlekli sandalyeye tutsak yaşadı! Bir iki kez ziyaretine gittiydim. Yine o bildiğim insandı. Okuyan, konuşan, anlatan, tartışan. Fakat hep o kendine özgü efendiliği ile. Allah rahmet eylesin.
**********
TANIDIĞIM KADARI İLE ALİ NESİM (KİTAPLARI YAŞAMAKTADIR)
1960’larda Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’ne girdiğimde son sınıfta sadece dört kişi vardı dördü de Kıbrıslı idi. Teoman Ersöz, Mustafa Adaoğlu, Ahmet Köroğlu ve Limasollu Özkan. Daha alt sınıfta ise Celal Değgin… Biz de Halil’le birinci sınıfta idik. Ne var ki bazı derslerle seminerlere birlikte katılırdık. Zaten koskoca Felsefe Bölümü’nde otuz öğrenci ya var ya yoktu, sonradan kalabalıklaştıydı.
Ali Nesim bizden bir yıl sonra gelmişti. Zayıf fakat saçları yine öylesi uzun, ağzında piposu ile tam bir entel görünümündeydi. O yıldan beridir Ali Nesim’i tanıyorum.
Buradaki çalışmaları ile yayımladığı kitaplarını özellikle Devlet Tiyatrolarındaki başarılı yönetimini uzakta olmama karşın yakından izleyendim. Ne de olsa bir devrelerde hukukumuz vardı, o dönemleri ne zaman anlatacak olsam adını mutlaka anar dolayısıyla “işte tanıdığım Ali Nesim” diyerek kendime pay çıkartırdım.
Uzun yıllar görüşmemiştik. Bundan üç dört ay önce Lefkoşa’da AKM’deki bir toplantıda karşılaştık ki hiç unutmamış. “İşte felsefeci arkadaşım” diyerek bana da o günleri hatırlatmak istemişti. Zaten unutmadımdı ama bir yandan da Ali’nin o vefalı davranışı ile insancıl yaklaşımı beni çok memnun etmişti.
Kitaplarının bazılarını okuduydum. Nitekim son zamanlarda kitapların büyük kısmını bir kütüphaneye veririm diyerek karton kutulara koyup kaldırdım ama bazılarından da yararlanmak için kitaplıkta bıraktım. Ali Nesim’in “Batmayan Güneşlerimiz” adlı kitabı da bunlardandır.
Ne söyleyip yazacağımı bilemiyorum. “Bizim” dediğim, “arkadaşlarım” dediğim, “tanıdığım” dediğim insanlar peş peşe ölüyorlar. Zamanı gelen gidecek de ya zamanı gelmeyenler. Ki Ali Nesim onlardandı işte. Kim bilir daha kaç kitap yazacak, kim bilir bu topluma daha ne eserler verecekti. O da gitti… Belli ki nehirler gibi hayatlar da asla tersine akmıyorlar. Durdurmak mümkün değil…
Allah gani gani rahmet eylesin. Ailesine baş sağlığı dilerim.
































