Yemekten önce ve sonra Sn. Akıncı ile Anastasiadis’in kendilerini saatlerce bekleyen gazetecileri “atlatmaları” politika yaşamımıza yeni bir trend kazandırdı! Bundan sonra bu tip “kaçmalar” “saklanmalar” daha sık olabilir! Zaten başından beridir “ketumiyete” sarılı müzakereler sürecinde nelerin konuşulup tartışıldığını hangi konularda uzlaşılıp uzlaşılamadığını öğrenemiyorduk, şimdi “müzakerecileri” görememe tahlikesi de var! Çünkü artık arka kapılardan girip arka kapılardan kaçıyorlar ki süreç daha gizemli olsun!
Ve dönelim ne yediklerini bile öğrenemediğimiz Sn. Akıncı ile Anastasiadis’in yemekli buluşmasına..
BUZLARI ERİTTİLER: Enosis plebisiti olayı nedeniyle iki liderin karşılıklı atışmalarından sonra her halukârda yeniden masaya döneceklerini biliyorduk çünkü hem Rum hem Türk tarafındaki siyasi ve ticari çevreler müzakerelerin kesilmesinden memnun olmadılardı. Özellikle Ticaret odalarının STÖ’den bazılarının “masaya dönün” çağrıları i “dönülmesi” olasılığına bir vesile teşkil etti, bu konuda Eide’nin çabalarını da yabana atmamak gerek. Tabi Türk ve Rum sözcülerin araya sıkışan tartışmalarını da yadsıyamayız. Tutun ki bu tip atışmalar müzakerelerin nasıl bıçak sırtında büyük bir fedakârlıkla sürdürüldüğünün ispatını çakar!
ÖTE YANDAN: Anastasiadis’i pek bilmiyorum ama Sn. Akıncı bu müzakereler sürecine iyicene ısındı. Cumhurbaşkanlığı yanı sıra çok önemli bir siyasi görev yüklendiğinin ve bu görevin kendisine bir yeni siyasi statü kazandırdığının farkında. Zaten bu duygularla beslenmese Anastasiadis’in arsızlıklarıyla fevri davranışlarına dayanamaz, masayı çoktan viran eylerdi.
UMUT VAR MI? Her halde Rum tarafındaki seçimlerden sonra (ki sonucu bilemiyoruz) müzakereler yeniden başlayacak. Ancak dün de yazdık. Rum tarafı ile Türk tarafının “kırmızı çizgilerini” griye çevirmek mümkün olacak mı?
Kaldı ki müzakereler devam ederken bile Rum tarafı 2015’de iki toplum arasında varılan güven yaratıcı önlemlerde hep ayak sürüdü. Mesela hâlâ Derinya ve Aplıç kapıları açılmadı. KKTC de insanlar telefonlarıyla dünyanın her yerine konuşabiliyorlar ama şuradaki Güney’e “alo” bile diyemiyorlar.
Oysa bu tip ikili ilişkilerdir ki iki halk arasında empati yaratırken, çözüme de yardımcı olacak. Oysa Güney aldı başını gidiyor. Tanınmış devlet oluşunun olanaklarını tepe tepe kullanarak türlü çeşitli uluslar arası ilişkiler oluştururken hem AB’den hem BM’lerden yardımlar alıyor. Kuzey’i de ambargolar altında tutup, müzakerelerle oyalayıp, kalkınıp gelişmesinin önünü tıkıyor! Ki es kaza çözüm olsa çok merak ediyorum aşiret esamesindeki Kıbrıs Türk halkı Türkiyesiz de kaldıkta, Rum’un ekonomisi ile gelişmişliğine nasıl aşık atacak?
Tüm bu dezavantajlara, bir yandan enosis yeminlerine öte yandan Doğu Akdeniz’de hidrokarbon yataklarına konan sahipliğe, beride Yunanistan’la birlikte Türkiye’ye yönelik husumete karşın müzakereler sürecek bu kaçınılmaz bir kaderdir!
MECLİS VE YERİNDE SAYAN SORUNLAR!
Yüce meclisimizde “kanser’den Ercan Havaalanı’na eğitimden sağlığa, diyetisyenlerden denizdeki petrol atıklarına, yanan devlet laboratuarından bilumum dertlere kadar (tabi ki konuşulacak tartışılacak) konuşulup tartışılıyor..
Aslında hem meclise hem memlekete konularla sorunlar, dünyanın güneş etrafında dönmesinden kaynaklanan mevsimler gibi döne dolana gelmekte! Çiftçinin hayvancının sesi çıkmıyor meclis inlemiyorsa, biline ki mevsimi değil, henüz sırası gelmedi! Onun yerine bitmeyen Ercan Havaalanı tartışmalarıyla mesela Kanser Haftası dolayısıyle hatırımıza gelen obezite sorunu yahut diyetisyenlerin bu konudaki görevleri gelmekte. Demek ki tam mevsimi!
FAKAT: Sorunları çözemiyoruz! Mesela Lefkoşa Belediyesinden açıklama geldi: “Lefkoşa’ya 5 yılda 6 bin konut yapılacak!” Ve beş yıl sonra artık Lefkoşa krallığında ne yayalar yürüyebilecek ne araba kullanılabilecek! Çünkü:
O 6 bin konut’un ne planı olacak ne programı! Nereye nasıl inşa edileceklerinden, kaç katlı olacaklarına, alt yapıları ile araba park alanlarına kadar dizi dizi çalışmaların daha bugünden başlaması gerekir ki çarpık yapılaşmalara yenileri eklenmesin! Fakat teamüldendir o çalışmalar yapılmayacak!
Nitekim şu sıralarda Mağusa dükalığında da inşaat patlaması var!. Dileyen dilediğince kat çıkmakta, dileyen istediği araziye küme küme apartmanlar dikmekte! Olayın fecaatı artık “ekilebilir arazileri” de işgal etmeleri! Nitekim gidin Mağusa’nın etraf köylerini görün! Dönümlerce ekilebilen hatta sulu ziraat yapılan yerlere yaygın şekilde villa tipli evler inşa ediliyor! Adına “köy” denilen yerleşim yerleri o mümbit ve bereketli toprakları yuta körlete safiye evleri ile dolup dolup ovalara yayılıyor! Gün gelecek ekilebilecek bir karış toprak bulamayacağız!
(Bir dönemlerde “Kuzey’de ne kadar çok inşaat o kadar çok sahiplik” diyor ve Rum tarafının bedelini ödeyemeyeceği yatırımları devasa otelleri, kampüsleri, apartmanları villaları işaret ediyorduk. Fakat itiraf edelim kantarın topuzu kaçtı! Üstelik bir daha geri çekemeyeceğiz, Girne’yi de kaybettik, şimdi sırada Lefkoşa ile Mağusa var!
VE EKONOMi: Yukarıda Meclis’te her konunun görüşüldüğünü vurgularken “ekonomiyi” es geçtiydim çünkü Ferdi Soyer “ekonomik durgunluğun yaşandığı bir dönemde mecliste hiçbir ekonomik konunun gündeme gelmemesini eleştiriyor ve tedbirler için örnekler verirken ekliyordu: “Zaten bir süre sonra konuşacak bir şey de kalmayacak!”
Nitekim Kıbrıs Türk Esnaf ve Zanaatkârlar Odası da “plansızlığın işletmelerin ömrünü azalttığını” söylüyor ve tedbir alınmasını istiyor.
Türkiye’ye paralel bir ekonomik darboğaza girdiğimiz gerçek ama Mecliste bile görüşülmüyor, hayret!
KISACA TAKILDIĞIM: (MAĞUSA’NIN ÇİÇEKLERİ!)
Mağusa Mağusa olalıberidir bu kadar çiçeği bir arada görmedi. Venedikliden kalma hisar diplerinden eski kilise avlularına, yollardan çemberlere, boş arsalardan ağaç diplerine kadar etraf rengârenk çiçeklerle örtülü… İnsan bakarken içi ferahlıyor..
Ve keşke diyor bu “güzellikler yollarında, kaldırımlarında ışıklandırmasında trafik düzeninde de olabilseydi.” Sonuçta o güzelim çiçek cümbüşü ola ola, kel başa şimşir tarak olmakta!”
































