Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

ERDOĞAN-DAVUTOĞLU İKTİDARINDA KIBRIS SORUNU YENİ BİR İVME KAZANIR MI?

Bazı entel gevezeleri yüzölçümü 3 bin 500 kilometre karelik Kuzey’de kendilerini globalist ilan ettikten ve üç tane kendileri gibi kafa dengi Rum bulup yarenliğe başladıktan sonra, KKTC’deki Türkiye’nin yerine Rum’u ikame etmenin rüyalarını görseler de, rüya rüyadır diyelim ve ekleyelim: “Türkiyesiz Kıbrıs Türk halkı var olamaz!”
Bu nedenle kendi sorunlarımıza yönelik dikkatlerimiz kadar dikkati Türkiye için de gösteriyoruz. Çünkü biliyoruz ki Türkiye’nin istikrar ve refahı ile dış politikadaki başarısı oranında, biz de Kuzey’de istikrar ve refahın KKTC’si olacağız.
Dolayısı ile Ahmet Davutoğlu’nun genel seçimlere kadar geçici Başbakan olmasını “değişim” yönünden değil, Dışişleri Bakanlığı çıkışlı olmasından önemsiyoruz.
Kaldı ki Erdoğan Cumhurbaşkanı olurken, kendisiyle en iyi çalışacak kişi olduğu için Davutoğlu’nu Başbakanlık makamına oturttu. Kısaca “halef selef” durumuna geldiler ki “Kıbrıs sorunu” söz konusu olduğunda kim Dışişleri Bakanı olursa olsun bundan sonra da Erdoğan-Davutoğlu ikilisi sorunun etkin yetkilileri olmaya devam edeceklerdir.
DAVUTOĞLU’NA BİR DAHA BAKIYORUZ: Erdoğan’la birlikte birbirlerini iyi tamamladılar. Nitekim yeni öğreniyorum. Meğer Davutoğlu’nu Başbakan yapmasının en büyük nedeni “paralel yapılanmaya” karşı sürdürdüğü büyük mücadele imiş.
Erdoğan’ın bu açıklamayı yapması çok da isabetli oldu. Eğer “Dışişleri’ndeki büyük başarısı nedeniyle tercihimdi” açıklamasını yapmış olsaydı hem sahneyi viran eylerdi hem de inandırıcı olmazdı. Çünkü hatırladığımca “dışişlerinde” en alengirli ve kargaşalı politikalar Davutoğlu döneminde oldu! Bir kere Türkiye’nin Orta Doğu’da takışmadığı ülke kalmadı! AB ile ilişkiler koptu! Amerika ile zaman zaman ters düşen politikalar nedeniyle gerginlikler yaşandı!
KIBRIS SORUNUNA GELİNCE: Dışişleri Bakanı Davutoğlu müzakerelerin başlaması için gösterdiği çaba ve destekten dolayı en başarılı performansını gösterdi.
Ancak geçen şubat ayında başlayan ve henüz sonuçlanmayan müzakereler sürecinde, aynı performansı gösteremedi. Ankara’nın politikası “barışçı çözüm isteriz” gibi sıradan açıklamaların ötesine yansıyamadı! Hatta AB Parlamentosu’nda Rum’un riyakârlığı yüzünden iki sandalyeyi son anda yitirmemiz karşısında tepki de göstermedi! Zaten son bir yıldır Türkiye çalkantılı dönemler geçirirken, tutun ki kendi saçına bile tarak uyduramıyor ki müzakerelere nasıl dönüp baksındı diyeceğiz ama dün de yazdık:
Mesela sorduk: Eroğlu müzakerelerin tek yetkili ve sorumlusu mudur? Ankara’nın müzakerelere yaklaşımı nedir?
Ve satır aralarına şunları sıkıştırdık: Müzakereler sürecindeki politikalar TC Dışişleri Bakanlığı ile Eroğlu arasındaki sıkı istişarelerden sonra mı masaya konmaktadır?
Bugün Eroğlu’nun Rum’un istediği ödünlere karşı “hayır” dediklerine Ankara da aynen “hayır” mı demektedir?
Ve ekledik: “Bu sorulara şu nedenle cevaplar arıyoruz: Yarın olası bir referanduma giderken olmaya ki aynen Annan Planı gibi bir başka şaibeli çözüm planını daha onaylamak zorunda bırakılırız!”
Kaldı ki müzakerelere “tek egemenlik, tek uluslar arası temsiliyet, tek yurttaşlıklı” bir federasyon başlığı kabulünde oturduk ama bu süreç içinde mutabakata varılan “iki bölgenin kendi içlerindeki egemenliklerini” masaya getiremedik çünkü Anastasiadis’in Kuzey’den arsızca istedikleri hiç bitmedi!
DEĞİŞİMİ BEKLEYECEĞİZ: 15 Eylül’de her şey açıklığa kavuşacak. Erdoğan Cumhurbaşkanlığı makamına otururken Davutoğlu kabinesi açıklanacak ve kimilerine göre “yeni bir dönem” bana göre çok da büyük değişimler olmadan Türkiye yoluna devam edecek! Tabii hemen yazalım. Öteden beridir Türkiye’nin kendi içindeki sorunlarına “kendi sorunlarıdır” diyoruz. Biz başında da yazdığımızca “güçlü bir Türkiye” görmek isteriz. Hem içte hem dışta. İşte o zaman biz de KKTC’de güç kazanacağız…

**********     
“KALKINMA” DİYORUZ AMA HÂLÂ PLANI PROGRAMI YOK!
Dün dolar 2.18’e çıktıydı. Artık dolar, sterlin, Euro yükseldikçe hepimiz biliyoruz ki biz düşmekteyiz!
Zaten farkındasınız: Pahalılık aldı başını gidiyor! Hayret ama birisi çıkıp izah etmelidir. “Bankacılık sektörü” 2014’ün ilk altı aylık dönemindeki kârlılığını geçen yılın ayni dönemine göre yüzde 8.88 oranında artırdı. Kâr 117.7 milyon TL’ye çıktı… Pekala bu kârlar memlekete nasıl yansıyor? Var mı “nasıl yansıması” gerektiği konusunda her hangi bir kalkınma politikası? Mesela:
Çok iyi hatırlarım: 1960’lar ve sonrası yıllarda Makarios kendine özgü lafazanlık yaparken “İngiliz’in seksen yılda başaramadığı kalkınmayı ben dört beş yılda yaptım” derdi! Doğruydu. Bir turizm markası olan Maraş’ı yarattıydı! Mağusa Limanı’nın yamacına yeni bir liman kattıydı! Şimdilerde elimizde tuttuğumuz Mağusa’daki Büyük Sanayi Bölgesi’ni oluşturduydu. Ve turizme hizmet edecek tesislerle donattıydı. Mesela sünger, plastik tesisleri yanı sıra prefabrik ev yapan tesisler de oluşturduydu! Şu bizim “Kıbrıslı” dediğimiz 1960’lar öncesi yıllarda kullanılan “Fortdigo” dediğimiz yolcu otomobilleri vardı ya. Onların karosörleri koltukları, Larnaka’daki büyük tesiste yapılırdı. Bir akrabamla gidip gördüydüm.
FAKAT: Makarios’un asıl büyük başarısı, her yıl bankaların hangi “projelere” kredi vereceklerini devlet politikası olarak icraat haline getirmesiydi. Bu düşük faizli krediler zamana zemine uygun olarak fakat her zaman bir seferberlik ruhunda turizm de olurdu sanayi de. Yahut her hangi bir ticari yatırım…
Bunları ekonomistlerimiz çok iyi bilmelidirler. Çünkü Türkiye’de bazı sektörlerin mesela turizmin kalkınması için Kıbrıs Türk halkına zaman zaman bankalar aracılığı ile düşük faizli krediler dağıtılmasına katkıda bulunduydu. Ne yaptılar ama? Fizibilite raporlarını bile göstermeden, bankalar da talep etmeden, düşük faizli kredileri ceplediler sonra gittiler turistik tesis diyerek kendilerine villalar yahut hiç ilgisi olmayan şeyler yaptılar! Paralar çarçur oldu gitti!
Şimdi bakıyoruz bankalarımızda paralar gani gani ama her taraf borçtan dökülüyor! “Kalkınma” dediğiniz bir inşaat sektörü ile TC damgalı kumarhaneli oteller oluyor. Ötesi? Ha üniversitelerimiz? Onlar da ayağa düşmüş, üç odalı otuz öğrencili üniversiteler dönemine girdik!    
Kısaca: Hâlâ planlı programlı kalkınma hamlesi yapamadık!                           
**********    
KISACA TAKILDIĞIM: (CUMHURBAŞKANLARI ADAYLARIMIZ KKTC’YE NE KADAR İNANIYORLAR?)
Ama maşallah! Kırk bir kere maşallah! Ne yapıp ediyor, nasıl beceriyorsak hemen her yıl ya bir iki Kurultay yapıyor, yahut her iki yılda bir seçim sandıkları kuruyoruz! Artık bu konuda hem çağ atladık hem uzmanlaştık. Nitekim “sandıklarımızı” şeffaflığın simgesi olan “camdan” yapıyoruz!”
Ve önümüzde Cumhurbaşkanlığı seçimleri vardır! Bir yandan da KKTC’yi lağvedip Rum’un “tek egemenlikli, tek uluslararası kimlikli Kıbrıs Federal Devletini oluşturmak için müzakerelerden müzakerelere koşturmak!” Eee, şimdi “bu ne merak demez misiniz?”  Tek egemenlik hatta tek Rum Cumhurbaşkanı için görüşmeler yaparken, öte yandan adaylar Kıbrıs Federal Devleti’nin KKTC’sine mi Cumhurbaşkanı olmak için dizi dizi diziliyorlar! Daha önce de yazdım. İnsan merak ediyor tabi? Nedendir bu Cumhurbaşkanlığı merakı diye?
Bir: “Cumhurbaşkanı” olup KKTC’ye son darbeyi indirip lağvetmek için mi?
İki: Yoksa “Cumhurbaşkanı” olup KKTC’yi yaşatmak için mi?
Çünkü isimlere bakıyorum aralarında bir tek Eroğlu “Aman KKTC” diyor ama onun da bir gün Erdoğan karşısında nasıl bir açmaza ve pozisyona düşeceğini bilemiyorum! Tabi diğer adayları zem etmiyorum. Sümme haşa! Fakat geçmişteki politik tutumlarına, şimdilerde CTP’nin Kıbrıs siyasi sorununa yaklaşımına baktığımda, öyle aman aman ne “ayrı devlet” ne de “yaşasın KKTC” dendiğine hiç elleyemiyorum!
Öte yandan masadaki Eroğlu’nu eleştirenler de adaylık için “dizinin” içindeler! Açıklamalılar ama: “Gerçekten KKTC’ye mi Cumhurbaşkanı olmak istiyorlar!” Önce bunu iyicene bir bilelim değil mi ama?