“Entelektüel ile entel aynı şey değildir, ikisinin arasında ‘lektüel’ bir fark bulunur!” sözü, Hilmi Yavuz’un en sevdiğim sözlerinden biridir. Tabii üstadın bunu söylerken maksadı, yarı aydınlarla aydınlar arasındaki farka işaret etmekti.
Günümüzde bilgi de kamuya açıldı! Eskiden böyle miydi? Pek değil. Öyle ki ömrünü bilgiye vakfedenlerin “ulema” diye adeta ayrı bir sınıf muamelesi gördüğü de unutulmaya… Tamam tamam, “Madem bilgi de kamusallaştı, bu durumun çağımızı daha ileri bir noktaya götürmesi gerekmez miydi?” diye soralım o halde.
“Elhak öyledir” diyesi geliyor insanın. Ama her şeyin zıddıyla var olduğunu düşünecek olursak bundan kesin olarak söz etmemiz mümkün değildir. Belki, bazı açılardan bu doğrudur… Ama bu durum, çok büyük felaketler de getirmiştir toplumlara. Yarı aydınlığın adeta mantar gibi çoğaldığı bir çağda yaşamak, en çok “bilgiye hak ettiği değeri vermek isteyen” insanları, yani hakikatli ve namuslu aydınları üzer.
Cem Yılmaz refikimizin de zikrettiği üzre, “aklı (yahut daha hoş bir ifade ile ‘bilgisi’) olmayıp da fikri olanlar” katbekat artıyor… Bununla birlikte, “namuslu entelektüeller bu vaziyete karşı ne yapıyorlar” diye sormazsak bu yazı eksik kalır. O halde soralım: Ne yapıyorlar?
Yapmaları gerekeni elbette! Düşündürüyorlar, yazıyorlar, var olmaya, var kılmaya gayret ediyorlar… Elbette hakiki aydının yazgısındaki talihsizlik de budur işte, çok sevdiğim Andre Malraux’un ifade ettiği biçimiyle, “ölümlü olduğunun bilincinde, dünyaya bir çizik atmak” istenci… Her şeyin altında yatan temel dürtü bu. O aydını var eden temel sebep…
Burada bir noktaya temas etmeli: Yarı aydınlar da aynı dürtüyle hareket ederler ama bir eksikleri vardır. Daha doğrusu, birden çok eksikleri vardır da biz aklımıza gelenleri sıralayalım: Bir kere bilgi konusunda sabırsızdırlar, bilgiye gerekli emeği vermezler, kendilerini (yani sevdikleri ve nefret ettikleri şeyleri) putlaştırır, bunun dışında kalan herkesi ve her şeyi bu “çakma paradigma”ya göre bir yerlere yerleştirir, sonra da bunu somut bir zemine aktarma faslına geçince şişip kalırlar… Çünkü hakikat, herkesin ve her şeyin ötesinde olup kalıplarla ifade edilemeyecek kadar derindir. Ve onu gördüğünüz gibi kolayca kavrayamazsınız da, sürekli ve behemehal kaçar.
Farklı suretlerde, farklı formüllerde ara ara görünür… Eh, bu da bir çeşit “rüşvet-i kelam” olsa gerektir.
Sonuç olarak, bıkmadan onun peşinde koşmak, ona ulaşamamak pahasına dahi davasından vazgeçmemek, “entelektüel” olmanın başlıca koşullarındandır bu fakire göre. Bu ‘koşmayı sürdürme durumu’, entelektüeli var ettiği gibi, onu zor durumlara da düşürür… Yazdıkları yazgısı olur, mahallesinden kovulur, mahpuslara düşer, vb.
Buna rağmen de çekincesizce davranır.
İşte o çekincesiz insanlardan birini geçtiğimiz günlerde yitirdik: “Elim bir ziya” olarak Alev Alatlı.
Mekanınız cennet olsun Alev Hanım.
































