Karanlık Oda Gerçeği: İçindeki Işık Etrafındaki Karanlıktan Daha Güçlü - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Cuma, Şubat 23, 2024
KıbrısKöşe YazarlarıYaşam

Karanlık Oda Gerçeği: İçindeki Işık Etrafındaki Karanlıktan Daha Güçlü

Bu hafta sonunu sevgili öğretmenim Çetin Çetintaş’ın daveti üzerine Kioo Retreat Center’da geçirdim. Gerek yogada gerek tasavvufta ve hatta Osmanlı’da önemli bir yeri olan  ‘Karanlık Oda’yı öğretmenimin daveti üzerine deneyimlemek adına orada bulundum ve yaklaşık bir günlük bir Karanlık Oda inzivasında yer aldım. Osmanlı döneminde özellikle padişahların girdiği bu yönteme ‘halvet’, 40 gün kalındığı takdirde ise ‘çile’ denilmekte imiş. (Halvet etmek,  tenha ve her şeyden boş bir mahalde, zihne takılan ve takılacak olan şeylerden kurtulmak üzere feragat köşesini her şeye tercih etmek anlamına gelmektedir. )


(Ortadaki 1 gün boyunca kaldığım kulübe)

Bunun bana neler kattığından bahsetmeden önce biraz daha gerilere gitmek istiyorum. Mesleğim gereği ve her zaman olan kendimi tanıma aşkımdan dolayı ortalama 20 yılı aşkın bir süredir terapi alıyorum. Bu durum yeri geldi kendime dair farkındalık kazanmak üzere attığım bir adım üzerine, yeri geldi terapist olabilmek adına katıldığım eğitimlerin bir gereği vesilesi ile oldu. İnsanın sürekli değişen ve dönüşen bir varlık olduğuna inandığımdan, asla ben oldum demedim ve hep kendime bir adım daha yaklaşabilmek adına terapilere devam ettim. 2021 yılında yolum yoga ile kesişti. 2022 ortalarına dek basit esneme hareketleri ile sadece bedenime bir yatırım yapmak amacı ile başlayan yoga beni içine çekti. Çünkü o basit esnemeler bile duygu durumumda ve farkındalığımda olumlu değişikliklere neden olmaya başlamıştı. Yoga ile güne başlamak tüm gün daha iyi, zihnen ve bedenen daha esnek, daha kontrollü hissetmemi sağlıyordu.

Bu merakla girdiğim yolda aldığım eğitimler ve daha disiplinli bir şekilde uyguladığım pratiklerle yoga bana ayna oldu. Bazı gerçekleri net bir şekilde yüzüme yansıtan bir ayna… Matta kendime karşı nasılsam hayatta da hem kendime hem diğerlerine hem her şeye karşı öyle idim. Tabi ki yaşananlar bunla sınırlı değildi. Ancak bunları fark etmekle bile; katı Ece yumuşadı, farklı olasılıkların mümkün olabileceğine ikna oldu, herkesin ihtiyacına saygı duyma ve yargılamama noktasında zaten mesleki bir öğrenmişliği varken bunu içselleştirdi. Evet yoga ve meditasyon pratiklerinin bana kattığı diğer şeyler ise giderek; daha huzurlu, daha az öfkeli, daha sevgi dolu ve daha çok akışta yaşayabilen bir insan olmam oldu.

Ve ilerledikçee yoganın sadece pozlardan ibaret olmadığını gördüm. Bununla ilgili süreçte ufak ufak farkındalıklar yaşarken,  ilk gerçek anlamda uyanışı Yogakioo’nun 300 saatlik ileri seviye eğitmenlik eğitiminde ve özellikle o eğitimdeki 3 gün süren vipassana meditasyonunda yaşadım. Bu meditasyonda 3 gün boyunca sadece su içebiliyorduk, günde 8 saate yakın meditasyon yapıyorduk ve canlı cansız herhangi bir şey ile hatta aynada kendimizle bile temas kurmamız yasaktı. Bu büyük bir içe dönüş ve kendinle yüzleşme demekti. Bu süreç; en basiti günlük rutinimizde farkında olmadan yaptığımız aktivitelerin bile aslında bize verilen ne büyük bir nimet olduğunu anlamamı, bu şartlar altında yaşayan insanlarla daha yakından empati kurmamı ve şikayet yerine şükür bilinci geliştirmemi sağladı. Düşünsenize sabah kalkıyoruz, yatakta oturabiliyor, sonra ayağa kalkabiliyor, tuvalete kendi başımıza gidebiliyoruz vs vs. Ne  diyorum ben değil mi; bunlara mı şükredeceğiz? Bunlar zaten sırf insan olduğumuz için olması gereken şeyler zaten. O kadar ki bunların normalin bir parçası olduğu değil ‘normal olduğunu’ belledik ve yapabildiklerimize şükretmek yerine yapma noktasında zorlananları yıllarca ‘sakat’ deyip dışladık, yeri geldi dalga geçmek, aşağılamak için kullandık, kendimizi üstün gördük? Hani bunlar zaten normal olması gerekendi? Niye bu kadar insani bir şeyi dahi alıp kibir yaptık? Velev ki bir şeyi onurlandırmak istedik önce ona şükretmemiz gerekmez mi? Varlığını yok saydığımız bir şeyi nasıl sonrasında birine karşı kendimizi daha güçlü/iyi/güzel hissedebilmek adına silah olarak kullanıyorduk? Hem de bu bir silah değil, sadece normalin bir parçası iken. Bu denli basit bir konuyu bu kadar derin düşünebilmek zihnin sınırlarını bu denli keşfetmek; olana daha içten ve derin bir şekilde bakabilmekle mümkün oluyor işte deyip konuyu toparlamak istiyorum.

Ve gelelim karanlık odaya… Buraya gelirken pek çok korku ile geldim. Bu korkuların bir çoğu ailem aitti. Yaklaşık bir gün, eksi derecelerde, bir başıma karanlık bir kulübede kalmam onlar için mümkünatı olmayan en iyi ihtimalle hastaneye düşeceğim bir durumdu. Onlar kaygılandıkça ben de kaygılandım. Bir yandan da kendi kaygılarım vardı tabi/ Konforu seven, hayattaki iki temel konfor alanı soğuk ve karanlık olan ben, tüm bunlarla yüzleşmeye doğru adım atıyordum. Hoşgeldin bilinmezliğin ve konfor alanından çıkmanın verdiği kaygı! Peki kaygılarımın esiri mi olacaktım yoksa büyümeye ve kendime karşı bir adım daha mı atacaktım. Tabi ki ikincisi? Önce ailemin  korkularını onlara iade ettim, bunlar benim düşüncelerim değildi, üzerime almamaya ve kendi gerçekçi tarafımla iletişimde kalmaya devam ettim. Bu sayede zihnim gerçekçi olasılıklara gerçekçi çözümler üretmeye başladı. Ve olanı görmeden zihnimin getirdiği her önermenin bir senaryo olduğu noktasında zihnimi susturmayı başardım.

Bilinmeze doğru yürünülen her yolda inanın insan zekası daha çok çalışıyor, alternatifler üretiyor. Konfor alanında ezbere yaşarken ise bize sunulan en büyük nimeti yani; zihnimizi yeteri kadar kullanmıyoruz. Adeta vitesi boşa alıp gitmek gibi aslında. Ezbere, farkındalıkla yaşamadığımız süreçte; doğuştan getirdiğimiz koskoca bir potansiyeli çöpe atmış oluyoruz aslında yani…

Peki karanlık oda inzivasında ne oldu? İçinde sadece oturacak kadar yer olan zifiri karanlık bir klübe, dışarda -4 derece soğuk…  Ve önce sözde yanımda getirmediğimi sandığım kaygılarımla, korkularım selamladı beni. Sonrasında aylardır, bazılarını yıllardır bastırdığım düşüncelerim. Hepsi ile bir başına kalakaldım. Ya bu süreci panik içinde veya uyuyarak geçirecektim. Ya da hepsini tek tek karşıma alıp bir yetişkin gibi yüzleşecektim!

Eski zamanlarda büyümüş bir çocuk gibiydim içeride aslında. Elinde süslü oyuncaklar yok. Sınırlı sayıda malzeme ile belki sadece hayal ürünü ile kendine bir dünya yaratıp vakit geçirmek zorunda ve bir süre sonra bundan oyun yaratarak keyif alıyor. İşte benim de elimde sadece nefesim ve fark etmeden kaçtığım düşüncelerim vardı. Onlarla bir oyun yaratmam ve çocukların oyun oynayarak kendilerini büyütmeleri gibi kendimi büyütmem gerekiyordu. Ama içimde çok daha büyük bir şey vardı… İçimdeki ışık… Karanlığa doğru biraz daha gömüldükçe içimdeki ışığın daha net parladığını gördüm.

Her gün farkında varmadan aldığımız nefes bir hazine imiş. Yeri geldiğinde odak noktan olabiliyor, yeri geldiğinde seni ısıtabiliyor, yeri geldiğinde sakinleştirebiliyormuş. Ve farkında olmadan bastırdığım düşünceler. Hepsi birer oyun hamuru imiş aslında. Hemen tüm düşüncelerimiz bize öğretilenlerin bir ürünü yani hepsi birer modifikasyon.

Ve biz sürekli günlük hayatın koşuşturmacasında, koşuşturmadığımız anlarda kendimizi esir ettiğimiz telefonlarda, bilgisayarlarda, televizyonlarda bu hamuru şimdiki biz olarak yeniden şekillendirmek yerine onlardan kaçarak onların esiri oluyoruz. Esiri oluyoruz çünkü kaçtığımız her düşünce bu nerden çıktı dediğimiz duygular ve sergilediğimiz davranışlar şeklinde karşımıza çıkıyor. İçeride şunu fark ettim ki; düzenli yoga ve meditasyon pratiği ile zihnimi kontrol etmeyi, çeşitli pranayama (nefes çalışmaları) ile bedenimi ısıtmayı, sakinleştirmeyi, kazandığım kabul bilinci ile içinden geçtiğim şeyi gözlemlemeyi öğrenmişim. Yani 3 yıllık süreçte ben aslında daha da büyümüşüm. O burun kıvırdığımız yemekler ne kıymetli imiş, ya da gezecek yer yok diye şikayet ettiğimiz ada ne büyükmüş aslında. Covid süresince evlere kapandığımızda dahi özgürmüşüz. Çünkü zamanı nasıl değerlendireceğimiz bizim kontrolümüzde imiş. İnsanın en büyük özgürlüğü seçim yapabilmekmiş. Tek ihtiyaç olan şikayet bilincinden sıyrılıp elimizde var olanı en iyi şekilde nasıl kullanabileceğimize odaklanabilmekmiş. O noktada zifiri karanlıkta bile içimizde yanan ışık her tarafı görünenin ötesini görebilecek kadar aydınlatıyormuş.

Tepki göster
Bayıldım
13
Bayıldım
Huzurlu
8
Huzurlu
Hahaha
0
Hahaha
Üzüldüm
0
Üzüldüm
Hayran Kaldım
3
Hayran Kaldım
Facia
0
Facia
Web tasarım ve geliştirme : Baba Bilgisayar