Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Eide geliyormuş: (Pilava devam, oyuna selam!)

Ban Ki-moon’un Özel Temsilcisi Eide yine geliyor. Çünkü işin şakası kalmadı! Adam Kıbrıs’a ilk geldiği günlerde yerlere göklere sığmıyordu! Nice sorunları çözüme götürdüğünü anlatıyor, feylesofca konuşmalar yapıyordu. Belli ki donanımlı bir diplomattı… Üstelik elinin altında Downer gibi canlı örnek vardı! Ki giderken arkasından teneke çaldılardı! Onun hatasına düşmeyecek kadar akıllı Eide gerçekten de işe hızlı başladı… Dünyada çözülmeyecek sorun yoktur düsturu ve kendine duyduğu güvenle temaslarına başladı… İlk zamanlar işler fena da gitmiyordu… Ancak Eide bir tek şeyi bilmiyordu ve o bilmediği şey de “devenin sevmediği ot burnunda biter” kabilinden tam da çözümsüz Kıbrıs gerçeğini vurguluyordu! Kısaca “Eide ne Rumları tanıyordu ne Türkleri!”
OYSA: Karşısındaki yetkili ve sorumlu “müzakereciler” için “müzakereler” çok da önemli değildi! Çünkü çözüme gidemeyeceklerini zaten biliyorlardı! Geriye BM’lerin daimi temsilcisine bu gerçeği nasıl anlatacaklarının sıkıntısı kalıyordu! Ki Downer’la da benzer oyunu oynarlarken ayni sıkıntıyı yaşadılardı! Adam yıllar sonra kendisi ile dalga geçildiğini anladığında, kaça kaça bir olduydu!
Eide henüz işin başında olduğu için tabi ki olacakları anlayamıyordu! “Bizimkiler” bunu bildiklerinden önce adamla hafiften oynamaya başladılar! Müzakere masasında “hah hah, kih kih” gülüp oynadılar… Zaman zaman birbirlerine dünya haber ajanslarına mal olmuş yemekler ısmarladılar! Maksat Eide’nin paşa gönlünü hoş etmekti, başardılar da!
NEREYE KADAR? Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yatakları “gaz koyuvermeye” başlayıncaya kadar! Nitekim o güne kadar “müzakereler” yerine Eide ile oynayan Masadakiler, o gazın kokusu çıktıkta, “hadi bakalım” dediler! Senin görevin buraya kadar, bundan sonrası ciddi iştir, senin çapını aşar!..
Kaç zamandır dışarılarda dolanıp duruyordu! Nihayet gelecekmiş! Seni aramızda görmekten çok memnun olduk Eide! Oyuna devam!            

***********
Hantal devletçiliğe hantal bürokrasi (Popülizmi ile partizanlığı da cabası!.. Ve Sayın Akça’nın dikkatine!)

Rahmetlik Taşkent Atasayan’ın Ticaret ve Sanayi Bakanı olduğu dönemlerdi. Bir gün “Be Eşref” dedi. “Türkiye Büyükelçiliği bana bir dosya verdi. Konusu Hong Kong tipi serbest piyasa ekonomisi… Sana vereyim bir de sen oku.” Bir süre sonra da pembe kurdele ile bağlı iki sayfadan oluşan şu bildiğimiz telli dosyalardan birini elime tut ediverdi! Okudum ama pek bir şey anlamadımdı!
ECEVİT DÖNEMİ: Hatırlatayım… Bu Hong Kong tipi serbest piyasa ekonomisi olayının öncesinde Ecevit’in Kuzey Kıbrıs’a ziyaretinde, halka yaptığı konuşmaları ile görüşmelerinde sık sık tekrarladığı iki konu vardı: “Askeri zaferi şimdi ekonomik zaferle taçlandıracağız…” Ve “Kuzey’in serbest pazar olması gerektiği” yönündeki söylemleri…
BÜLENT ULUSU DÖNEMİ: TC’nin 12 Eylül Başbakanı olduğu dönemde ve Kuzey’i resmi ziyaretinde hemen her konuşmasında “ada ekonomisinden” söz ettiydi! O da serbest piyasa ekonomisi diyordu…
TURGUT ÖZAL DÖNEMİ: Başbakan’ken Kıbrıs’a yaptığı resmi ziyaretinde Özal da “serbest limanlardan”, piyasa ekonomilerinden söz ediyordu. Nitekim “Mağusa Serbest Limanı”nı Özal oluşturduydu. Amacı TC’den gelecek malların Mağusa limanında stoklanıp buradan da Ortadoğu ülkelerine pazarlanması falandır diyorlardı… (Sonra bu görevi Mersin limanı üstlendi. Bizse hem Serbest limanı batırdık hem de hâlâ Mersin limanını geçemedik ki Türkiye pazarlarına varalım!)
GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ: Ecevit’ten beridir Türkiye hükümetleri Kıbrıs’a ne zaman ekonomik yapısı yönünden bakmış olsalar hep “serbest piyasa ekonomisi” yahut “Hong Kong tipi pazar ekonomileri” görmek istediler, bunu da hep seslendirdilerdi…
Bizse inadına “devletçiliği” sürdürmeyi yeğledik! O kadar ki cicim bicim oluşturduğumuz “kooperatifçiliği” bile yürütemedik! Oysa henüz AK Parti’den istifa etmeden önce KKTC’ye gelen o dönemin bakanı Abdüllatif Şener de benzer ekonomik modeli işaretliyor ve “özelleştirme çağrıları” yaparken devletin sırtındaki kamburları atmasını salık veriyordu… Tabii kimseler iltifat etmediler…
“DEVLETÇİLİK” ÇOKTAN TERS TEPMEYE BAŞLADI! Her ne kadar AB ambargosu altında ekonomik yönden dış dünyaya açılma şansı yoksa da en azından bazı sektörler özelleştirilerek “devletin sütçülükle patatesçilik” yapmasının önüne geçilebilir! Çünkü hayvancılar olayı da göstermiştir ki artık bu “devletçi sistem” sürdürülebilir değildir! Nitekim bir tek devlet sektörü yoktur ki zararda olmasın! Buna karşılık ısrarla elde tutulmaları (anlaşılır gibi değildir diyeceğiz ama bal gibi anlaşıldığınca) siyasi iktidarların “oy potansiyeli çiftlikleri” oluşlarındadır!
ÖTE YANDAN: Türkiye’yi de çok takmıyorlar! Mesela masaya oturup mali ve ekonomik protokollerin uygulanması için imzalar atıyorlar, sonra dönüp “bu bizim sistemimize uymaz” diyerek cırlıyorlar! Ancak bir ayıp daha yapıyorlar onu da “kısaca takıldıklarım”da yazayım…

**********
Kısaca takıldıklarım: (Türkiye parayı kısıp devleti zor duruma sokuyormuş!)

Önceleri sesler fısıltılar halinde çıkıyordu! Vakta ki iş traktörlerle bakanlık Kapılarını kırmaya kadar vardı, bu kez bırakın fısıltıyı, “haykırışlar” duyulmaya başlandı.
Sayın TC Büyükelçisi İsmail Akça’nın dikkatini çekerim. Artık kim devlet kapılarına dayanıp genellikle ucunda “para” olan isteklerde bulunuyor, gecikmiş alacakları ile bir takım teşvik ve tedbirler istiyorsa, makam sahiplerinden “dert” dinliyorlarmış! Diyorlarmış ki kendilerine, “vallahi biz bu durumlara düşmek istemezdik ama ne yapalım! Türkiye de bizi sıkıştırıyor! Eğer istediğini yapmazsak parayı keseceğini söylüyor yahut mutlaka tasarruf yapılması konusunda ısrar ediyor! Ne kadar direnirsek direnelim baskılar artıyor…” Falan…
Bildiğimiz kadarı ile TC’nin uygulanmasını istediği, altında KKTC’nin de imzası olan Ekonomik Reform Paketi’dir. Ki bugüne kadar nokta oturtulmadı! Kamu Reformu bile yapılmadı! Ankara’nın bu “laf dinlemezliği” bahane yaparak parasal yardım musluğunu kısacağını, ötesi bir takım hakların budanıp ilga edilmelerini isteyeceğini, Kıbrıs Türk halkını bu yolla cezalandıracağını sanmıyoruz… (Ki benim misyonum Türkiye’ye inanmaktır.” Eğer olay mevcut “hükümeti” çaresiz bırakıp istifaya zorlamaksa bu da yanlıştır diyoruz çünkü yukarıda da yazdık: “Tüm başarısızlıklarla sıkıntıların sorumlusunun Türkiye olduğu yolunda sürdürülen bir de kampanya vardır ve buna bazı STÖ’leri de katılmaktadırlar!” Sonuçta “kimseler kazanmıyor kaybediyor ama!”
Bu nedenle “Sn. Akça” diyoruz… Ankara’ya en çok muhtaç olduğumuz ve güven duymamız gereken dönemlerde neden duygularımızı döven böylesi husumet dalgaları içinde savruluyoruz? Her gün biraz daha parça körçe oluyoruz, kamplara ayrılıyoruz! Sizce de artık bu konuda bir karara varmak gerekmiyor mu?