Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

EDEPSİZ SUSKUNLUK

 

Hayatın ruhu ağrıyorsa
Şiir ancak tentürdiyottur ona

(*) Fikret Demirağ

Yolların tanıklık ettiği karanlık bir geceydi. Arabaların zayıf ışıkları yasemin kokuları sinmiş mahallenin arasında gizleneni açığa çıkaramıyordu. Elektrik teline konan baykuştan başka hiçkimse yoktu etrafta. Hissettiği uğursuz uğultunun o yaygın inanışla “baykuş”tan olabileceğine inanmak istedi. Gecenin zayıf gözleri seçemiyordu hissettiklerini. Dillendiremiyordu, ad koyamıyordu sessizliğine. El-ayak çekilmişti. Yatakodalarının pencerelerinden uyku modundaki ışıklar sızıyordu. Issız ve terkedilmiş gibiydi köy sokakları. Yılgın adımlarla yürürken gizlenmek de istemiyordu, ortaya çıkmak da, kaçmak da istemiyordu, kalmak da. Ne gidiş, ne de yeni bir düş kafi gelmiyordu uçurumların çığlıklarını azaltmaya. Bir gazete küpürü ve acıyla yazılmış “o” ileti düştü gecenin ortasına.  Bu bahar gecesi, rüyalara dalamayacak kadar yorgun hissediyordu kendini.  İnsan beyninin kendi elleriyle yaptığı cinayet aletleri ve buluşları resmi geçit yaptı karelerce. 

Gecede kol gezsen Baykuş sabaha yoktu karşıki telde. Sabah tüm sessizliğiyle saklanıyordu gürültüden. İstanbul’da bomba patladı diye haber geçti haberler tam da bu sayfayı hazırlarken. Ne kolay? Tek bir cümlede. Terör teslim almışken insanlığı yine ölüm düşmüştü insanlığın kalbine. Yedi tepeli şehirde bıraktığı gonca gülüne ağlıyordu büyük şair Nazım Hikmet. Uzatıp başını Gülhane Parkı’ndan bir ceviz ağacı olup bakıyordu belki de İstiklal Caddesine:

Yapraklarımellerimdir, tam yüz bin elimvar,
Yüz bin elledokunurumsana, Istanbul’a.
Yapraklarımgözlerimdir, şaşarakbakarım.
Yüz bin gözleseyrederimseni, İstanbul’u.
Yüz bin yürekgibiçarpar, çarparyapraklarım.
Yüzlerce, binlerce yürek kana ağlıyordu. Sokaklarda insan etleri dağılıyordu etrafa. Kan kokusu hakimdi şimdi Şehr-i İstanbul’a.

Orhan Veli’nin şiiri kan ağlıyordu. Gözleri kapalı İstanbul’u dinleyemiyordu garip Orhan Veli. Artık korku cumhuriyetinde bir kadın huzurla ayaklarını suya uzatamıyordu. Tarifsiz kederler içindeydi şimdi şehirlerin Sultanı. İnsanların iktidar sevdasına yeniliyordu. Herkes herkesten şüpheleniyordu. İnsan insandan kaçıyordu. Şehirler korkuyordu insandan. Binlerce yılın kini, nefreti yeni kuyular açarak insanlığı yutan bir canavara dönüşüyordu. Bombalar patlıyordu insanların geleceklerine. Hayallerine, aşklarına, çocuklarına, hayatlarına. Kimse bunu üstlenmiyordu. Kimse kendini suçlamıyordu. Kimse kusurlu sayılmıyordu.
Ötekindeyi hep suç. Herkes televizyon başında ağlıyordu. Ötekinin kim olduğunu gerçekte kimse bilmiyordu.

Nasıl bir dünyada yaşadığını sorgularken onun için yazılan rolü ezberleyemeyen bir artist gibi hissetti kendini.Atom bombasını atan eli düşündü ve esmer tenli çocuklara yöneltmiş silahların ardındaki Amerika’nın azraile dönen binlerce yüzünü. O günden sonra Bosna’yı, Afganistan’ı, Suriyeyi ve bilmem kaçıncı ülke sonunda Türkiye’yi.

“Devinimsiz bir yüz gibi terlemekte zaman” diye fısıldadı Edip Cansever. Tüm bildik ve ezbere sözler kanatlanıp gittiler onunla. “Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler” dizesi geldi takıldı gecenin kollarına. Evet ne çok kullanılmış, ne çok suyu sıkılmıştı sloganların, şiirlerin ve barış denen eski yalanın. Türk’ün Kürt’e, insanın insana düştüğü zamanların tavan yaptığı zamanlardı. Etrafda kin ve kan kokusu vardı. Sokaklar ve insanlar artık tehlikeli ve kanlıydı.

İnsanlık milliyetle, dinle kişinin üzerine giydiği, istediğinde soyunabileceği, çıkarıp, değiştirebileceği, kirlendiğinde temizleyebileceği bir elbise değildi. Olaylar karşısında kullanılıp, yeri geldiği zaman takılan, değiştirilebilen bir maske de değildi. Hissediyordu ki bu gece hiçbir hayal ve hiçbir gülümeme masum ve tarafsız değildi. Karanlık, dar yollarda yürürken sırtında taşıdığı bir kambur gibi hissetti “insan” denen kör yiyiciyi. İdealler ve öğrenilenler, okunulanlar ve yazılanlar samimi birkaç cümleden ve gerçek,  yaşanmış acılardan ibaretti.

Baykuş öttü. Gözlerinin delici ısırığıyla, yardıma gelen bir dost gibiydi yalnızlığının ortasında. Mahalleden çekilen el ayak seslerinin gizlendiği sundurmalarda yaşam izleri aradı, tutunmak isercesine yaşamın kuytusuna. Baykuş öttü ve sustu… Sustu sundurmaların betonları,  sustu insanlar, sustu gece, sustu sabah, dünya, sevda, vicdan sustu. Hem de öyle sustu, öyle bir sustu ki evrenin kocaman boşuğunda, arsızca, edepsizce bir susuştu bu. Dünyanın  kaçıncı suskunluğuydu hesaplayamadı. Karanlık, dar mahallelerin arasında kol geziyordu. Öyle derindi ki gözleri, güneşi/insanlığı yutan bir canavara benziyordu.
———————————————————————————————————

AĞIR KAN KAYBIYIZ

Gecelerdenbirgeceydi, gözüme ilk takılandizeydi.”Ağırkankaybıyız” yazıyorduismininkarşısında.Öylesinederindenetkiledikibenibudize, aklımın en griyerinekazındı. Öylesinebüyükbirtespittikibu, ona “neden?“ diyesordum… “Nedenağırkankaybıyız?“ Gözlerinigözlerimedikipsustu. Damarlarımdanboşalannicedüşüntükenmişliğinihissettimsuskunluğunda. Kan kaybediyorduk. Binlerce, milyonlarcasevgisiz, amaçsız, kapısız, sevdasızbirdüşsüzlüğüsürüyorduk. Uzakbirgezegenetüneyenyalnızlığınizdüşümüydük. Attila İlhan “Kimsebizisevmedi, Ağırkankaybıyız“dedi o gece, başkabirşeydemedi. Ya da o konuşmayadevametti de, benkaybedilenlerleyüzleştiğimiçinonuduyamadım. Gökyüzündekayıpbiryıldızasordum: “Ağırkankaybımıyız?“ “Kelimelerine, cümlelerinebir de aynalarasor“ dedi. Yıldızlı, soğukbirakşamdı. İlkkez o geceokudum o şiiri. Ellerimebulaşankokusuylavurgunyemişbirülkeninacısınıbuldumyazdıklarında. İnce birsızınınderinyarasınıtuttumavcumda. Nice hayatıngeçilmezsınırından, yitmeyenbirdüşünkanıdamladıbeyazsayfalara…

Yorulduk, ha düştük ha düşeceğiz.
Neye yarar dağlarda tüten kekik kokusu?
Yahut gözleri sevdaya kesen iki hecenin doğru oluşu?
Yorgunuz, terkedilmişiz, kesikler içindeyiz 
Yitik, yalnız, yaralı bir şarkının durmadan tekrarlanan nakaratıyız
Ne yapsak değişmiyor: Ağır kan kaybıyız

Yönsüzüz, rotasız ve pusulasızız
Zeytinsiz, alıçsız baharlara tutsağız
Yanıksız sevdaları sararız terimizde
Tenlerimizikemirenbedenlereyorganız
Baharsızveaşksız, ezberebirmakamız
Ne yapsakdeğişmiyor: Ağırkankaybıyız

Ağır-aksak-tutsakdüşlerufaladık
Yoksarmadıkyaralarımızı, tuzbasmayıbecerdik
Yokdinmediacılarımız, unutmayıdenedik
Gitmedik, gidemedik, adımızıbilmedik
Yaktıkharitaları, tükettikMayısları
Yürüyoruz savruk ve buruk ve yalancıktan
Dört yanımızda kan, kin ve savaş kokusu
Yitik, yalnız, yaralı bir şarkının durmadan tekrarlanan nakaratıyız
Ne yapsak değişmiyor: Ağır kan kaybıyız.