Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Dürte dürte!..

Kıbrıs sorununu dürte kaşıya “çözümsüzlüğe mahkûm” eden  Rum tarafı ne geçmişten ne de elan bölgede devam eden siyasi gelişmelerden ders aldı!

Ki o “dürtülerle muzırlıkları” ta 1958’lerden beridir sürmektedir.  Sonucunda ada  Türk Rum halkları arasında “taksim” olurken  iki de ayrı devlet oluştu.

Bu yarım asırlık süreç içinde Türk halkı ile liderliği, Rum tarafının  yarattığı “etkiye tepkiden” öte bir siyasi tavır içinde olmadı. Her zaman “nefsi müdafaada” kalırken, “canını, malını, geleceklerini” güvence altına almak için mücadele etti. Bunu da TC’nin garantörlüğüyle başardı..

MUZIRLIĞA devam ama!  Artık Sağ’ının da Solu’nun da ikrara vardığınca, Rum tarafı hem Kıbrıs’ı hem Kıbrıs’ın denizlerini kendi “malı” olarak görmektedir! Çözümsüzlüğün nedeni de budur çünkü adayı malı olarak görürken tüm egemenliğini istemektedir!

Son yıllarda bu maceracı tutumuna Doğu Akdeniz’deki MEB’ini  de katarken  dolayısıyla bir egemenlik alanını da “parsellerimdir” bu denizlerde oluşturmaya çalışıyor!

Tabi bu “yayılmacılığı”  yıllardır izliyoruz! Dürte dürte muzırlık yaparak sürdürdü sürdürüyor! Fakat nasıl ki geçmişte ayni tutumla adada iki toplum arasında  savaşa varan olayları yaratmışsa… Aman diyoruz! Bu kez de Doğu Akdeniz’de  başlamaya!

NİTEKİM artık Rum tarafı Atina ile birlikte tahammül sınırını aştı ki geçtiğimiz gün Erdoğan şu uyarıda bulundu:

“Kıbrıs açıklarında Türkiye’ye rağmen yürütülmeye çalışılan sondaj faaliyetleri konusundaki net tavrımız, umarım birilerine ders olmuştur. Özellikle MEB’lerde uluslar arası hukuk neye amirse, herkes bunu görecek ve buna katlanacak…” Erdoğan devamla şunu da ekledi:

“…Burada beraber adım atacağız. Yatırım yapacaksa bu yatırım da beraber… Oradan çıkartılan ürünün miktarı nedir ne değildir bu da beraber…”

Ve Erdoğan “bir heyet yahut birlikte bir ekip oluşturulmasına” varıncaya kadar da önerilerini sıralayıverdi…

OLDU mu Anastasiadis? Beğendin mi Erdoğan’ın söylediklerini? Tabi ki hayır!

Fakat meram da anlamıyorsunuz  ama! Dürte dürte adayı kılığına soktunuz hâlâ  maraza çıkarmaya çalışıyorsunuz!


                          BONKORCE YEDİĞİMİZ “ZAMAN!”

Bir daha yazalım: Biz ne Almanya’yız ne İtalya ne  Fransa!

Onlar hükümeti kurma aşamalarında tartışmalar nedeniyle “zamanı” yeseler de devlet işleri durmaz, rutin görev ve kurallarında hizmetler devam eder..

Çünkü siyasi krizlerden etkilenmeyecek kadar ayakları yere basan sağlam ve deneyimli  bürokrasileri vardır.. Hükümet boşluklarını halklarına hissettirmeyecek kabiliyet ve ciddiyette… Oysa:

BİZDE seçimler 7 Ocak’ta gerçekleşti. Bugün 22 Mart. Aradan  iki ayı aşkın süre  geçti! Ve Bütçe Meclis’ten daha dün onay aldı!

Bu geçen süre içinde KKTC insanını başta döviz olmak üzere vurmayan, canını çıkarmayan, ümüğünü sıkmayan, hayatına kastetmeyen,   yollarda çarpmayan tek “sorun” kalmadı!

Ve insanlar bu süre içinde hep “seçim öncesindeki vaatlerinin icraatlarında görev başında bir hükümet aradı! Nasip kısmet bugünmüş, hadi geç olsun da zor olmasın diyelim! Fakat ekleyelim:

SEÇİMLERDEN sonra hükümet oluşumları çok zaman alıyor! Düşünce  ters  düşecek ama   “küçüklüğümüze yakışmıyor!” Hükümet oluşumlarında daha pratik, daha süratli sistemler olmalı çünkü biz dört yılda değil her yıl bir hükümet kuruyoruz!                                    Ne zaman iş başı yapacak ne zaman icraatlarını gerçekleştirecek ki iki ayı hükümet kurma çalışmalarına giderken, üç dört ayı da seçimlere hazırlanmağa gitmekte! Geriye kalan dört beş ay sürecinde  icraat adına hangi devlet ne yapabilir ki!


                           GÜLÜYORUM!

Çünkü her iktidar değişiminde muhalefete düşen partiler bu kez iktidar partilerine ayar çekerler! Ama ince ama kalın!

Nitekim muhalefetteyken bırakın “kamplaşmayı” sahibi olduğu dönemlerde “kampından” en isabetli bombardımanıyla  iktidarı darmaduman  eden CTP’nin karşısına, şimdi YDP’li Arıklı, TC-KKTC ilişkilerini işaretle “kalın ayar” ithamıyla çıkıyor!  Cevaben Başbakan Erhürman da “ülkedeki kamplaşma konusunda hassas olalım” diyor!

OLALIM da bizatihi “devletin” var mı böyle bir hassasiyeti!  Ki 1974’den beridir hâlâ hem de bu memleketin kalkınması, büyümesi, üretmesi üzerine projelendirilmiş “TC-KKTC protokollerinin bir teki doğru dürüst uygulanmadı!”

VE hâlâ medyada manşetlerde salınıyor: Projeleri gerçekleştirilmediği için TC tarafından ayrılan hibe milyarlar, gerisin geri iade edildi!

       SU sorununa  bakın! Yıllar önce Mesarya’yı Güzelyurt’u sulayacak boruların döşenmesi gerekirken;  su Geçitköy’e akmaya başlamış ama  KKTC’nin “muhalefeti” hâlâ “pahasını, kimin yöneteceğni, sahipliğini” tartışıyordu!

       BAKIN:  TC-KKTC ilişkileri “ne Güneyle Kuzey ilişkilerine benzer ne de bir dünya devletiyle olabilecek  ilişkilere benzeyecek! Siyasi sorunun çözümüne bile TC’nin garantörlüğünün devamını koşul olarak  bağlarken; TC-KKTC ilişkilerinin vazgeçilmezliğinin de idrakinde artık bu konuda gelip giden hükümetlerin, “kafa yapılarına” göre değil, “kalıcılığıyla” siyasi ve ekonomik işbirliği anlaşmaları yapmaları gerekir.. Bunun karar yeri de Meclis’tir..


KISACA TAKILDIĞIM: (HADİ BİZİ İSVİÇRE YAPIN!)  

       Dörtlü koalisyon hükümeti halka ilk “uyarısını” Serdar Denktaş’la iletti! Meclis toplantısında Güvenlik kuvvetleri bütçesiyle  ilgili konuşmasında, “ayağımızı yorganımıza göre uzatalım” diyen  Denktaş bir de şu enfes benzetmeyi yaptı:  “İsviçre olmadan oradaki düzeni istemek yanlıştır…”

Öyleyse istemekten vazgeçtik! Hadi  bizi İsviçre yapın!